Şükriye Tutkun
 19 Eylül 1965 yılında Kocaeli’nde doğdu. İki yaşında anne babasının ayrılığı nedeniyle çocukluğunun ve eğitiminin on üç yılını sırasıyla, Kasımpaşa Çocuk Yuvası, Küçükyalı Kız Yetiştirme Yurdu, Anadoluhisarı Özel Eğitim İlkokulu, Kadıköy Atatürk Kız Yetiştirme Yurdu’nda parasız yatılı olarak okudu. Müziğe olan kabiliyeti daha küçük yaşlarda iken farkedildi. Televizyonun bu kadar hayatımızda olmadığı o dönemde, Şükriye her zaman okulun televizyonu gibiydi. Öğretmenleri ona sürekli şarkılar söyletiyor, onu minik minik roller oynatarak tiyatrocu olmaya heveslendiriyordu. Tutkun, küçüklüğünden beri hep tiyatrocu olmak istedi. Şarkı söylese bile aklında hep tiyatro vardı. Onbeş yaşında ailesinin yanına alınan Tutkun, Kartal Maltepe Gülsuyu Ortaokulu, Maltepe Orhangazi Lisesi’ni bitirdi. İşte bu yıllarda müzik, onu çevreleyen mutsuz günlerin arasından gülümseyen bir umut olmuştu. Sürekli varolan gergin ortamda müziğin yumuşatıcılığı insanları sarıyor, aralarındaki iletişimi arttırıyordu. Evde sürekli radyoları karıştırıp müzik dinliyor, aynaya bakıp o zamanki şarkıcıların taklitlerini yapıyordu. Konservatuara girmeyi düşünürken, Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümünü kazanıp orada okumaya başladı. Okuduğu bir yıl boyunca üniversitedeki tüm müzik ve tiyatro faaliyetlerine katılan Tutkun, Milliyet Gazetesi’nin Eskişehir muhabirliğini de yapıyordu. Kendisinden iktisatçı olmayacağına karar verip tekrar İstanbul’a döndü.
Bir yıl Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nda okudu. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Opera Şan bölümünde bir yıl okuduktan sonra okulu bırakmak zorunda kaldı. İki yıl boyunca çalışıp para biriktiren Tutkun Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Opera Şan bölümüne girdi. Burada Ahder Destan, Şebnem Başar, Atifet Usmanbaş, Madam Köpe ile şan çalıştı. Etnomüzikolog Tugay Başar ile çocuk yuvalarında müzik öğretmenliği ile ilgili çalışmalar yaptı. Afşar Timuçin’den estetik ve felsefe, Filiz Ali’den Opera Tarihi dersleri aldı. Yardımcı dersi pianoda da başarılı olan Tutkun, konservatuarda her zaman örnek gösterilen bir öğrenci oldu. Konservatuarda okuduğu yıllarda değişik zamanlarda TRT Gençlik Korosu, İstanbul Operası Gençlik Korosu, St. Antoine Kilisesi Korosu’nda soprano olarak görev aldı.
Öğrenimine devam ettiği süre boyunca çocuk yuvalarında müzik
öğretmenliği yaparak, çocuk koroları çalıştırarak, iş yaşamına da devam
ediyordu. Yerel gazetelerde muhabirlik, anketristlik, Deli dergisinde
kaligraflık, seslendirme, matbaada pikajörlük, reklam ajansında
yardımcı grafikerlik, Pilastip Shov da Tansu Çiller seslendirmesi,
yaptığı işlerden bazıları.
Konservatuar eğitimi teknik açıdan çok geliştiriciydi, her gün yeni
aryalar öğreniyor, küçük okul dinletilerinde onları seslendirerek
beğeni topluyordu. Her şey çok güzeldi ancak eğitiminin başından beri
eksik olan bir şeyler vardı. Aryaları söylerken duygulanamıyordu. Şan
hocasıyla türkü çalışmaya başladığında bu eksikliğin ne olduğunu
hissetti.”Ben türkü söylemeliydim. Çünkü benim sesim, duygularım
türkülerle varoluyordu. Türkü söyleyince mutlu oluyordum, türkülerde
kendimi, duygularımı buluyordum. eksik olan buydu.” diyordu.
Albüm yapmak gündeme geldiğinde de hiç düşünmeden “Ben türkü
söyleyeceğim” dedi. Ancak günümüzde türküyü hak ettiği gibi söylemek
öyle zordu ki. İki uç sakıncayı taşıyordu çünkü. Ya fazlasıyla yerel
söylüyorsunuz kentlerde yaşayan insanlara seslenemiyorsunuz ya da
türkülere klasik batı müziği kalıplarıyla yaklaşıyor türkünün özüne
uzak düşüyorsunuz. Bu iki uç durum onu çok rahatsız etti. Türküleri,
duygularını kaybetmeden ama çağdaş müzik birikimlerimizin
zenginliklerini de katarak söylemenin mutlaka bir yolu yöntemi
olmalıydı. Birçoğunu yakından tanıyıp bağlandığınız türküleri Ferhat
Livaneli’nin çağdaş müzik yaklaşımıyla hem yeniden anımsatmayı hem de
küçücük de olsa bir zenginlik katabilmeyi amaçladı. İlk çalışmasını da,
tüm insanlığa sevgi ve barış çağrısını son derece yalın ifade eden iki
sözcükle “Sevin Gayrı” ile adlandırdı.
İkinci albümü “Çiğdem Der ki” yine aynı düşünceyle yola çıkılarak
hazırlandı. Bu çalışmada Tutkun yine Ferhat Livaneli ile çalıştı,
senfonik altyapı ile söylenen türküler…
Aynı yıl Zülfü Livaneli’nin“Nefesim Nefesine” albümünde Livaneli ile düet yaptı, birlikte aynı sahnede konserler verdi.
Fahir Atakoğlu, Atilla Özdemiroğlu, Arif Sağ, Ali Osman Erbaşı gibi
müzisyenlerle çalıştı. TRT, KANAL D STV ve son olarak da Tv8’de program
sundu. Bir çok çizgi ve dizi filmde, reklam filmlerinde seslendirme
yaptı.
Türkiye’deki başarısını altın plaketle ödüllendiren “EMI” 1999 yılında
Belçika’da Şükriye Tutkun albümünü piyasaya sürdü. Belçika dinleyicisi
tarafından çok beğenilen albüm Belçika medyasında övgüler aldı. Aynı
sene birçok ünlü yabancı sanatçının da yer aldığı “Pure Music 3” adlı
yapımda Şükriye Tutkun “Arda Boyları” türküsü ile yer aldı.
Yurt dışında özellikle Belçika’da konserler veren sanatçı, geleneksel
ile yeninin iç içe olduğu “Kumru” adlı üçüncü albümü ile 2002 yılında
tekrar dinleyicisiyle buluştu. Prodüktörlüğünü Murat Hasarı’nın,
aranjörlüğünü Atilla Özdemiroğlu ve Zafer Haznedaroğlu’nun üstlendiği
albümde diğerlerinden farklı olarak anonim türkülerin dışında besteler
de yer aldı.
Yıllardır hayalini kurduğu Türkü Müzikali fikrini İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Şehir Tiyatrolarıyla paylaşan Tutkun, aldığı olumlu yanıtla
birlikte müzikal çalışmalarına başladı. Cahit Atay’ın Sultan Gelin adlı
tiyatro eserini Mustafa Aslan müzikale uyarladı. Müzikleri Murat
Hasarı, Dansları Murat Uygun, Dekorları o zamanki genel sanat yönetmeni
Nurullah Tuncer Kostümleri ise Canan Göknil hazırladı. Müzik, tiyatro
ve halk danslarının iç içe olduğu ilk türkü müzikali Sultan Gelin
2003-2004 sezonunda izleyicisiyle buluştu. Suna Pekuysal Seden
Kızıltunç gibi usta tiyatrocuların da yer aldığı müzikalde başrol
oynayan Tutkun müzikaldeki oyunculuğu ve sahne performansıyla
eleştirmenlerden ve izleyicilerden güzel tepkiler aldı.
2005 yılının ilk albümü Gücüm Yetene Kadar Tutkun’un en son albümü. Ali
Osman Erbaşı’nın prodüktörlüğünü ve aranjörlüğünü yaptığı albümde, on
iki eser yer alıyor. Enstrümanların adeta birbirleriyle dans ettiği bu
albümde Tutkun kendisini de bir enstüman olarak tanımlıyor. Bu albüm
için “Ben bu albüme ailemi sakladım, bir şarkıda anneannem, bir şarkıda
Hakkı dayım, Azamet Teyzem, bir şarkıda Fahri babam var. Yazlık
sinemalarda anneannemin kucağında filmi izlerken uyuyakaldığım güven
var, duyduğum sevgi var, sinemanın kolonlarından verilen o eski güzel
sesler, eskide kalmış yitirdiğimiz unuttuğumuz duygular var, taş plak
sadeliği, taş plak samimiyeti var.” Diyen Tutkun, bu albümünü annesi
kadar sevdiği fakat albüm çıkmadan önce kaybettiği gerçek bir Türk
aydını Azamet Arsever Hanımefendi’nin anısına yaptı.
Doğum gününde yani, 19 Eylül 2006 da yine prodüktörlüğünü Ali Osman
Erbaşı’nın yaptığı SALINCAK adlı albümü müzikseverle buluştu. Haziran
ayında büyük bir ameliyat geçiren Şükriye Tutkun, Kuşing Sendromu
denilen hastalığı yine kendi mücadeleci kişiliği sayesinde yendi.
Aylarca sahnelerden uzak kalmasının acısını yeni albümündeki şarkıları
yine çok duyarlı okuyarak çıkarmış sevgili Şükriye Tutkun. Yine
birbirinden güzel türküler, yine birbirinden güzel yorumlar.
Teşekkürler Şükriye Tutkun iyi ki varsın…
Albümleri
Sevin Gayrı
Çiğdem Der Ki
Kumru
Gücüm Yetene Kadar
Salıncak
Kaynak: sukriyetutkun.org
Yazıyı alıntıla | Okunma: 1279
|