 Bazı kaynaklarda 5 Ocak bazılarında ise 12 Mart 1878 tarihinde Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı İsparit
nahiyesinin Nurs köyünde doğduğu söylenir. Babasının adı Mirza,
annesinin adı Nuriye'dir. Said Nursi, hayatının Eski Said, Yeni Said ve
Üçüncü Said olmak üzere üç dönemden oluştuğunu ifade eder. Eserlerinde,
45 yaşına kadar olan hayatını Eski Said dönemi olarak adlandırmıştır.
Eski Said, İslamiyete siyaset yoluyla da hizmet edilebileceği fikriyle
hareket etmiştir. Daha sonra, zamanın gelişen olayları onun bu fikrini
değiştirmiş ve siyasetten tamamiyle çekilmiştir. Eski Said'in Yeni
Said'e geçişinde, Said Nursi'nin, Abdulkadir Geylani'nin Fütuh'ul Gayb
isimli kitabından aldığı ders önemli rol oynamıştır. Risale-i Nur
külliyatının büyük kısmı Yeni Said döneminde yazılmıştır. Said Nursi,
Eski Said ile Yeni Said dönemlerini şu cümlesiyle özetlemektedir:
"Eski Said, daha ziyade akli gidiyordu, Yeni Said ise ilhama da mazhardır, akıl-kalp ittifakıyla hareket eder."
Afyon hapsinden sonraki hayatını ise "Üçüncü Said" dönemi olarak ifade
etmiştir. Bu dönemde, yazımı tamamlanmış olan Risale-i Nur eserlerinin
farklı kesimden insanlara ulaştırılmasıyla ilgilenmiştir. Bu amaçla
muhtelif şehir ve köylerde el ile yazılan risalelerin okunması,
okutulması, bazı merkezlerde risalelerin daktilo ile çoğaltılması,
Ankara, İstanbul ve doğu illerinde risalelerin farklı halk tabakalarına
ulaştırılması işleri ile meşgul olmuştur. Yine bu dönemde mahkemelerden
iade edilen nur risaleleri ve bazı illerde bir kısım nur talebelerinin
mahkemeye verilmeleri dolayısiyle resmi makamlarla münasebetlerde
bulunmuştur. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti Hükümetinin
risalelere olumlu bakması ve yayılmasına engel olmaması sebebiyle,
risaleler bu dönemde matbaalarda basılmış ve gerek Anadoluya gerek
Mısır, Pakistan, Amerika, Roma gibi çeşitli ülkelere gönderilmiştir.
Eski Said Dönemi
Tahsil hayatı ve I.Meşrutiyet Dönemi
Zamanın harikası anlamına gelen Bediüzzaman ismi ile meşhur olmuşsa da,
Molla Said, Molla Said-i Meşhur, Said-i Kürdi, Said-i Nursi gibi
isimler kullandığı bilinmektedir. İlk eğitimini Nurs köyünde, ağabeyi
Molla Abdullah'tan almıştır. Tağ Köyü’ndeki Molla Mehmed Emin
Efendi’nin medresesinde öğrenim hayatına başladığında Said Nursi dokuz
yaşındaydı.Tarihçe-i Hayat isimli eserinin İlk Hayatı kısmında,
izzetine çok önem verdiği ve âmirane söylenen en küçük bir söze bile
tahammül edemediği bu nedeniyle Tağ köyü medresesinden ayrıldığı ve
köyüne geri döndüğü yazılmıştır. Köyüne döndükten sonra, haftada bir
ziyaretlerine gelen ağabeyi Molla Abdullah'ın verdiği dersleri takip
etti. Beş yıl süren tahsil hayatı boyunca Molla Mehmed Emin Efendi
Medresesi, Mir Said Veli Medresesi, Molla Fethullah Efendi
Medreselerinde eğitim aldı. Risalelerinde, bu süre zarfında Kur’an’ı
hatmettiğini, sarf ve nahiv kitaplarını İzhar’a kadar okuduğunu, Doğu
Beyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali’nin medresesinde üç ay süren bir
eğitim gördüğünü, bu eğitimi sırasında her gün günde üç saat meşgul
olarak yüze yakın kitabı okuyup ezberine aldığını, medreselerde eğitimi
yapılan kitaplar dışında pek çok başka kitabı da okuduğunu yazmıştır.
Daha sonra icazetini aldığı ve sonra Doğubeyazıt’tan ayrıldığı
bildirilmektedir.
Arkadaşları ve bazı hocalarıyla olan tartışmaları ve kavgaları
sebebiyle medrese eğitiminde aksamalar olmuştur. Bir gün Said Nursi'yi
öldürmek için Cezire Ağa'sının hizmetçisi hançerine davrananınca Said
Nursi silahına davranır fakat muhatabında hareket görmeyince onu soğuk
suya batırıp çıkarır. Daha sonra köyüne dönen Said Nursi kışı köyünde
geçirir. Bir gün rüyasında kıyametin koptuğunu görür, sırat köprüsünün
başına gidip durmak hatırına gelir: Rüyasında "Herkes oradan geçer, ben
de orada beklerim" diye düşünür, ve sırat köprüsünün başına gider.
Bütün peygamberleri teker teker görür ve nihayet Muhammed'i ziyaret
ettikten sonra uyanır. Bu rüyadan etkilenerek tekrar eğitimine devam
etmek istediğini babasına söyler, babasının izniyle Müküs ocağındaki
Mir Hasan Veli Medresesine gider.
Anlaşılması en zor konuları kolaylıkla anladığı, okuduğu kitapları
kolaylıkla ezberine aldığı ve ilmi münazaralardan galip ayrıldığı gibi
özelliklerinden etkilenen Molla Fethullah Efendi'nin, Molla Said'e
"Bediüzzaman" lakabını vermiştir.
Risalelerinde, bu dönemden sonra Bitlis’e gelen Said Nursi'nin ilmi alt
yapısı ve farklı kişiliğinin, Bitlis Valisi Ömer Paşanın dikkatini
çektiği ve Vilayet konağında kalarak çalışmalarına devam etmesi için
ona bir oda tahsis edildiği yazılmıştır. Risale-i Nur kitapçıklarından
alınan bilgilere göre burada iki yıl ilmi çalışmalar yapan Said Nursi
daha sonra Van Valisi Hasan Paşa tarafından Van'a davet edilmiştir ve
Van'da on yıl kadar ilmi çalışmalarına Vali Konağı'nda devam etmiştir.
Hasan Paşa'nın valilik görevini bırakmasından sonra İşkodralı Tahir
Paşa da Said Nursi ile ilişkilerini devam ettirmiş ve Said Nursi
konağın kendisine ayrılan bölümünde çalışmalarına devam etmiştir.
Valinin konağında ilmi çalışmalarına devam ederken, kendi medresesi
olan Horhor Medresesi'nde de talebelerine ders vermekte olduğu da kendi
eserlerinde anlatılmaktadır.
Said Nursi, fen bilimleriyle İslami ilimlerin birlikte okutulacağı,
idealindeki üniversite düşüncesini hükümete iletmek için 1907 yılında
İstanbul'a gelir.Mısır'daki Ezher Üniversitesine kardeş olarak tarif
ettiği bu üniversiteye Medresetüz-Zehra adını vermiştir. Bediüzzaman
kendi deyimi ile İslam coğrafyasının merkezi olan Kürdistan'da bu
üniversiteyi kurarak din ilimleriyle fen bilimlerinin birlikte
okutulmasını hedeflemiştir. Medresetüz-Zehra'nın Arapça, Türkçe ve
Kürtçe olmak üzere üç dilde eğitim yapacağını belirtmektedir.
İstanbul’da ilk önce Ferik Ahmed Paşa’nın evine yerleşmiştir. Doğu’da
kurulmasını istediği üniversite ile ilgili bir dilekçeyi padişahın özel
kalem dairesi olan Mabeyn-i Hümayun’a sunan Said Nursi'nin bu talebi
için hükümet bir teşebbüste bulunmadı. İstanbul'a gelişinden iki ay
sonra Fatih'te bulunan Şekerci Hanı'na yerleşen Said Nursi, odasının
kapısına “Burada her suale cevap verilir, her müşkül hallolunur; fakat
sual sorulmaz” şeklinde bir yazı asarak ilmi bilgisini kanıtlamak
istedi.
Gençlik hayatı
Van'da Medresetü’z-Zehra isimli bir okul kurma fikrini
gerçekleştirebilmek için 1907 yılında II. Abdülhamit'e istida vermek
amacıyla selamlık törenine üzerinde yöresel kıyafetleri, başında sarığı
ve hançeri ile katıldı. Bu hareketi neticesinde önce tutuklandı daha
sonra akıl hastahanesine kapatıldı.1907'de serbest kaldıktan sonra
keskin bir Abdülhamit muhalifi olarak İttihat ve Terakki Cemiyetiyle
irtibata geçmek için Selanik'e gitti. Selanik'te cemiyetin önde gelen
isimlerinden daha sonra Selanik Mebusu olacak olan Emanuel Karasso ile
ve cemiyetin diğer önderleri ile görüştü. Selanik'de Meşrutiyetin
İlanı'ndaki kutlamalarda II. Abdülhamit idaresine karşı hürriyet
nutukları söyledi. Nutuklarında hürriyet'in gelmesinden önce Gebermiş
İstibdadı muhafaza için şeriat meselesinden geri adım atılmış olduğunu
söylemişti. Bu dönemde Osmanlı Devletinin güvenlik ve istihbarat kurumu
olan Teşkilat-ı Mahsusa'da görev aldığı, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne
üye olduğu yazılmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa tarafından 1915 yılında
Bitlis'de Rus Cephesinde görevlendirildiği, Libya'ya gönderildiği
tarihçi Cemal Kutay tarafından yazılmış ancak bu görevlendirilme
bilgisinin doğru olmadığı yönünde itirazlar olmuştur.
1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen önce İstanbul’a geldi.
İstanbul'da Derviş Vahdeti'nin Volkan Gazetesi'nde yazdı. İslamcı bir
siyasal parti olan İttihad-ı Muhammedi Fırkası'nın kuruculuları
arasında yer aldı. Volkan Gazetesi bu fırkanın yayın organıydı. 13
Nisan 1909 (Rumi 31 Mart 1323) tarihinde 31 Mart Vakası patlak verdi.
Selanik'ten gelen Hareket Ordusu aradan 11 gün geçtikten sonra isyanı
bastırabildi. Bazıları İttihad-ı Muhammedi Fırkası'nın ileri gelenleri
olmak üzere isyanı çıkaranlar ve Derviş Vahdeti ile birlikte Divan-ı
Harp'te yargılandı, Derviş Vahdeti ve 16 kişi idam edildi, Said Nursi
davadan beraat etti. Serbest kaldıktan sonra Serbesti Gazetesi'nde
ordunun ruhu ve ülküsünün okullu subaylar olduğunu, bunlara isyan
etmenin cinayet olduğunu yazmıştır. İsyanın ardından Batum üzerinden
Van'a gitti. 1911 yılında tekrar İstanbul’a döndü. 1915-1917 arasında
Osmanlı-Rus Savaşında Kafkas Cephesinde esir düştü. 1917 yılında
Kostroma Esir Kampı’ndan kaçarak yurda döndü. Dar-ül Hikmet-ül
İslamiye'de görev aldı. Kürt Teali Cemiyeti'nin üyeleri arasında olduğu
tarihçiler tarafından yazılmış ancak Said Nursi'nin bu cemiyetin
kendisine gönderdiği teklifi mektupla verdiği cevapta reddettiği ifade
edilmiştir. Said Nursi'nin etnik ayrımcığa karşı olduğu ve Kürt Teali
Cemiyeti'ne yazdığı mektupla bunu açıkladığı belirtilerek Kürt Teali
Cemiyeti üyeliği bazı tarihçilerce kabul edilmemektedir. 15 Şubat 1919
tarihinde sonradan Teâli-i İslâm Cemiyeti adını alan Cemiyet-i
Müderrisîn'in kurucu azaları arasında yer aldı. Kurtuluş Savaşı
sırasında milli mücadeleyi destekledi. 9 Kasım 1922 tarihinde Milli
Meclis'te 2. oturuma dinleyici olarak katıldı. Cumhuriyet ilan
edildikten sonra hükümetin islami esaslara riayet etmediğini
düşündüğünden Ankara'yı terketti ve Van'a gitti.
Yeni Said Dönemi
1925 yılında Şeyh Said Ayaklanması patlak verdi. Halkı islam dini adına
ayaklanmaya çağıran Şeyh Said ve ayaklanmaya katılanlar tutuklandı.
Şeyh Said ve suçlu bulunan ayaklanmacılar İstiklâl Mahkemesince idama
mahkûm edildi. Şeyh Said isyanı ile ilgisi olduğu iddiasıyla Burdur'a
sürgün edilen Said Nursi, aşağıdaki sözleriyle kıyamı başlatan Şeyh
Said'in baş kaldırısına karşı çıktığını ifade etmiştir.
"Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk
milleti İslâmiyete bayraktarlık etmiş, dini uğrunda yüz binlerle,
milyonlarla şehid vermiş ve milyonlar veli yetiştirmiştir. Binaenaleyh
kahraman ve fedakar İslam müdafiilerinin torunlarına, yani Türk
milletine kılınç çekilmez ve ben de çekmem."
1934 yılında kendisi ve bazı talebeleri Eskişehir'de tutuklandı.
Eskişehir ağır Ceza Mahkemesinin verdiği kararla kendisi ve bazı
talebeleri 11 ay hapis ve Kastamonu'da mecburi ikamet cezası aldı. 1935
senesinde yargılama süresi 11 ayı geçtiği için tahliye oldu bazı
talebeleri ise zaten beraat etmişti. 1943 yılında Denizli Ağır Ceza
Mahkemesi'nde Said Nursi ve öğrencilerinden oluşan 126 kişi yargılandı.
Mahkeme 16/6/1944 tarih ve 199/136 sayılı beraet kararı ile
neticelendi. Temyiz mahkemesi beraet kararını 30/12/1944 tarihinde
onayladı. 1948 yılında siyasi amaçlı dernek kurma suçundan Afyon'da 20
ay hapis cezası aldı. Bazı kaynaklara göre bu cezası temyiz edilerek
bozulmuştu bazı kaynaklara göre ise 1950 yılında çıkarılan genel aftan
yararlanarak serbest kalmıştı. Cumhuriyete ve çağdaş rejime karşı
olduğu, siyasi amaçlı dernek kurduğu ve benzeri iddialar ile sırasıyla
önce Isparta yakınlarında Barla adında bir köye sürüldü, ardından
Eskişehir (1935), Kastamonu (1936), Denizli (1943) ve Emirdağ’a (1945)
sürüldü. Risale-i Nur Külliyatı adı altında topladığı eserleri kaleme
aldı. 23 Mart 1960 yılında Şanlıurfa'da vefat etti. Cenazesi önce
Şanlıurfa Halil-ür Rahman dergâhına defnedildi. Daha sonra 1960
yönetimince mezarı yıktırılarak, na'şı bilinmeyen bir yere taşındı.
2006 yılında halka açılan Yassıada arşivleri arasında Said Nursi'nin
defin tutanağı da bulundu. Tutanağa göre Said Nursi'nin na'şı Isparta
şehir mezarlığına nakledilmişti.
Fikirleri
İnançsız Fikirlerle Mücadele
Said Nursî bir eserinde kendi hayat tarzını şöyle özetlemiştir:
"Kur'ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır,
rehberimizdir.".... Bu bakış açısına göre insan, Allah'ı ve İslamiyet'i
tanımak ve O'na iman ve ibadet etmek için yaratılmıştır. İlim,
meşruiyet, hürriyet, dürüstlük, ümit, çalışmak, sebat gibi faziletler
ise, İslam çerçevesi içinde insanın hayatına anlam veren değerlerdir.
Ona göre bunlar hem dünya, hem de âhiret saadeti açısından insanın
olmazsa olmaz gerçekleridir. Bu fikirleri sebebiyle 6000 sayfa veya
daha fazla olan eserlerini din, iman ve fazilet üzerinde yoğunlaştırır.
Said Nursî, inançsız insanlara ve din dışı fikirlere özellikle dikkat
çekmiş ve talebelerine ve insanlara bunlardan uzak durması ve mücadele
etmesi hakkında devamlı telkinlerde bulunmuş ve yönlendirmiştir.
Doğu Anadolu'ya Medrese kurma fikri
Eğitimin yeterince dine ağırlık vermediği konusundaki düşüncelerini
Sultan Abdülhamid'e arz etmek üzere İstanbul'a gelmiş, selamlık
töreninde belinde kaması ve yöresel kıyafetleri olduğu halde doğuda
Kürtçe tedrisat yapacak bir medrese kurulması isteğini Sultan
Abdülhamid'e iletmişti. İlk önce eylemi nedeniyle derdest edilip hapse
atıldı daha sonra Toptaşı Akıl Hastalıkları Hastahanesine kaldırıldı ve
burada 3 ay yattı. Aynı teklifi daha sonra Sultan Reşad'a götürmüş,
Doğu Anadolu'da Medresetü'z-Zehra adında hem dinî hem de müspet yani
pozitif ilimlerin okutulmasını düşündüğü bir medrese kurmak için
hazineden ödenek ayrılmasını önermiştir. İsteği Sultan Reşad tarafından
onaylanan Said Nursi'ye, üniversiteyi kurması için hazineden 19 bin
altın ödenek verilmiştir. Bu ödenekle Van / Edremit'te göl kenarında
üniversitenin temeli atılmış fakat 1. Dünya savaşının patlak vermesiyle
bu girişim geri kalmıştır. 1. Dünya savaşı ve milli mücadele bittikten
sonra kurulan yeni hükümete bu isteğini tekrarlamış ve teklifi
içlerinde Mustafa Kemal'in de bulunduğu 163 millet vekilinin imzasıyla
kabul edilmiştir. Bu kez Said Nursi'ye Şark Üniversitesi'ni kurması
için 150 bin banknot ödenek tahsis edilmiştir. Fakat daha sonra
medreselerin kapatılması ile bu çalışma bir kez daha atıl kalmıştır.
Esaret, Hürriyet ve İman hakkındaki fikirleri
"Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam. İman ne kadar gelişirse
hürriyet de o kadar parlar. İşte asr-ı saadet!" sözleriyle dini ve
milli hürriyete dair görüşlerini ifade etmiştir.Birinci Dünya Savaşında
esir düşerek iki buçuk yıl Rusya'da esaret hayatı yaşamıştır. Daha
sonra İstanbul'un işgalinde işgalci güçlere karşı mücadele ederek ilim
adamlarını ve halkı uyarmıştır. 25 Eylül 1919 tarihinde Teâli-i İslâm
Cemiyeti'ne (Cemiyet-i Müderrisîn) üye oldu. Üyesi bulunduğu cemiyetin,
26 Eylül 1919 tarihinde İstanbul'da yayınlanan İkdam gazetesinde de
yayınlanan Kuva-yı Milliye ve Kurtuluş Savaşı aleyhinde beyannamesini
derneğin azası olmasına rağmen, "İşgal altındaki bir yerde bulunan
sorumluların verdiği fetva irade özgürlüğü bulunmadığı için
mualleldir(sakat ve tutarsızdır)" gerekçesiyle karşı çıkmıştır. 1922
yılının sonunda Mustafa Kemal'in ısrarlı daveti üzerine Ankara'ya
gelmiş ve daha sonra mebuslara hitaben bir bildiri yayınlayarak yeni
Türkiye'nin şekillenmesinde dini dinamiklerin ihmal edilmemesi
gerektiğini ifade etmiştir.
Hayatını üç döneme ayırmıştır: Doğumundan Risale-i Nur'u telif etmeye
başlama tarihi olan 1926 yılına kadarki hayatını Eski Said, bu tarihten
1950'ye kadar olan kısmını Yeni Said, 1950'den sonraki hayatını da
Üçüncü Said diye adlandırmıştır. Bu ayrımları fikri bir değişiklik
değil metod değişikliği olarak tanımlamıştır. Divan-ı Harbi Örfi isimli
eserinde bu konuyu şu şekilde açıklamıştır:
Gazetelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaikte nihayet
derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, Asr-ı Saadet
mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam, neşrettiğim hakaikı
aynen ibraz edeceğim; olsa olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir
libas giydireceğim.Şayet müstakbel tarafından üç yüz sene sonraki
tenkidat-ı ukala mahkemeşinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine
bu hakîkatleri tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini
yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek, Hakîkat
tahavvül etmez; hakîkat haktır.
İttihad ve Terakki Fırkası hakkında;
"Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağrazlar ve
taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık
cem'iyat-ı avamiyeyi teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrutiyet ve
manası istibdad olan ve "İttihad ve Terakki" ismini de lekedar eden
buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim.
Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref'-i
imtiyaz lâzım. Tâ ki biri bir imtiyaz ile, başkasına haşerat nazarıyla
bakmakla nifak çıkmasın."
Said Nursî hakkındaki tartışmalar
Said Nursi ve eserleri hakkında çeşitli tartışmalar meydana gelmiştir.
Gerek eserlerindeki imani, sosyal ve siyasi konulardaki yaklaşımı;
gerekse eğitimini ve bilgisini ilgilendiren konularda farklı yorumlar
ve karşıt fikirler söz konusu olmuştur. Fethullah Gülen İddianamesi'nde
adı geçen ve Risale-i Nur'un eleştirildiği Nurculuk Hakkında isimli
eserde, risalelerin içeriğinin "müslümanlık esaslarına göre dini ve
ilmi kıymeti olmadığı" ifade edilmiştir. Risale-i Nur'un ilhamla
yazıldığı, müellifince gaybden ihtarlar alındığı, Kuran tefsirine
"mananın tahammül edemeyeceği tarzda batıni ve indi manalar" verildiği
eleştirilerini ortaya çıkarmıştır. Her ne kadar ilham kavramı özellikle
tasavvuf literatürü içerisinde İslam yazınında kendisine yer bulmuş
olsa da, Kur'an'da bariz bir şekilde yer almamaktadır. Bu gibi
tartışmalar günümüzde de yazılı ve görsel yayın organları aracılığıyla
devam etmektedir. Çeşitli suç unsuru iddiaları mahkemelere yansımış
olsa da Said Nursi'nin yaptıkları, söyledikleri ve eserlerinde bir suç
unsuru olmadığı mahkemeler ve resmi raporlar ile ortaya konmuştur.
Nitekim, Atatürk'e hakaret, bölücülük, halkı isyana teşvik etmek,
şeriat devleti kurmak gibi konulardan açılan davalardan beraat etmiştir.
Örnek olarak resmi kaynaklardan; Diyanet İşleri Başkanlığının 2.7.1963
tarih, 18746 sayılı yazısında, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme
Kurulu’nun 29.6.1963 tarih, 326 sayılı kararında, Nurcuuğun bir tarikat
veya yeni bir mezhep olmayıp Said Nursi isimli bir kişinin dinsizlik
akımına karşı Kuran ayetlerini ele alarak yazdığı eserlere maledilen
bir akım olduğu bildirilmiştir.
Mahkeme Kararları
Risale-i Nur'un herhangi bir suç unsuru içerip içermediği tartışma
konusu olmuştur. Bununla birlikte, mahkeme kararlarında Risale-i Nur'da
herhangi bir kanun ihlali olmadığı ifade edilmiştir. Örneğin, Türkiye
Cumhuriyeti mahkemelerinin Risale-i Nur hakkındaki en son kararlarından
olan 20 Kasım 1984 tarihli karar metni aşağıdaki gibidir:
"Said Nursi'nin yazdığı Risale-i Nur kitaplarının incelenmesinde gerek
T.C.K. 161-163, 311 ve 312. maddelerini ihlal eder bir durum mevcut
olmadığı gibi, 1353 sayılı, 677 sayılı ve 6187 sayılı kanunları da
ihlal eder bir husus tespit edilemediği anlaşılmış bulunduğundan
Risale-i Nur Külliyatı hakkında soruşturma yapılmasına mahal olmadığına
karar verildi." (İstanbul Cumhuriyet Savcılığı Basın
Bürosu,1984/558-Karar No:1984/173 sayı ve 20 Kasım 1984)
Afyon Ağır Ceza Mahkemesi'nin 1956 yılında almış olduğu karar metni:
"Diyanet İşleri Müşavere Kurulu'nun 23/5/1956 gün ve sayısız ehl-i
vukuf raporuna istinaden Afyon Ağır Ceza Mahkemesi'nce Bediüzzaman Said
Nursi'nin kitap ve evraklarının kanuni mevzuata muhalif siyasi ve idari
hiç bir mahzuru görülmemiş olmakla, sözü geçen eserler 23/6/1956 gün,
954/278 esas ve 955/218 karar sayılı ve kaziye-i muhkeme haline gelen
beraet karariyle ve yine Isparta Sorgu Hakimliği'nin 11/9/1956 gün,
954/28 esas ve 1956/65 karar sayılı ve aynen kazıye-i muhkeme haline
gelen men-i muhakeme karariyle bilumum Nur Risaleleri sahiplerine iade
edilmiştir."
Kronoloji
- 1878 – Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesinin Nurs Köyünde dünyaya geldi.
- 1888 – Medrese eğitimini tamamladı.
- 1894 – Van’a giderek orada coğrafya, matematik, jeoloji, fizik ve
kimya gibi müsbet ilimleri öğrenmeye başladı. Kendisine Bediüzzaman
lâkabı verildi (Hadisesi ise şöyleydi: Molla Fethullâh ismindeki alim
Said Nursi'ye çalışmalarındaki üstün başarıyı ve zekasına şahit olunca
Hafıza gücünü de test etmek istedi. Makamat-ı Haririye ismindeki çok
karmaşık ifadeleri olan eserin iki satırını iki sefer okuyup
ezberlemesini istedi. Said Nursi de tam sayfayı bir kez okuyup
ezberledi. Molla Fethullah iyice şaşırarak "Zeka ile hıfzın ifrat
derecede bir kimsede tecemmuu nadirdir" dedi. Ve bu ancak asrın
Bediüzzamanı yapabilir dedi. Bu onun için lakap oldu.).
- 1907 - Toptaşı akıl hastalıkları hastanesine yatırıldı.
- 1907 – Eğitimle ilgili islam ve bilimi eksen alan projelerini
padişaha sunmak üzere İstanbul’a geldi. Van'da kurmayı planladığı
Medresetü'z Zehra padişah tarafından kabul gördü ve ödenek ayrıldı.
- 1909 - İttihad-ı Muhammedi Fırkası (Fırka-i Muhammediye)kuruluşunda kurucu üye olarak yer aldı.
- 1909 – 31 Mart Olayı sebebiyle Divan-ı Harp Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti.
- 1911 – Şam, Emevîye Camii'nde büyük bir hutbe okudu. Bu hutbe daha
sonra Hutbe-i Şamiye adıyla kitaplaştırıldı. Münâzarat ve Muhakemât
gibi eserlerini telif etti.
- 1915 – Birinci Dünya Savaşı'na katıldı.
- 1916 – Bitlis savunması esnasında yaralanarak Ruslara esir düştü.
- 1918 – İki buçuk yıl süren esaretten, bir Rus askerin yardımıyla
firar etti. İstanbul’a geldi. Devrin tek İslâm Akademisi olan “Dar-ül
Hikmet-ül İslamiye”ye üye oldu.
- 1919 - 19 Ocak 1919’da Mustafa Sabri, İskilipli Mehmet Atıf Hoca,
Ermenekli Saffet efendi gibi din ve eğitimcilerle birlikte daha sonra
Teâli-i İslâm Cemiyeti adını alacak Müderrisler Cemiyeti'nin (Cemiyet-i
Müderrisîn) kuruluşuna üye olarak katıldı.
- 1919 – Mesnevî-i Nuriye adlı eserini yazmaya başladı.
- 1920 – İstanbul’un İngilizler tarafından işgali üzerine Hutuvât-ı
Sitte adlı bir eser yayınladı. Bu eser yüzünden işgal kuvvetleri
tarafından gıyabında ölüm cezasına mahkûm edildi.
- 1922 – Zaferden sonra Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya TBMM’ye
dâvet edildi. Burada mebuslara hitaben hazırladığı on maddelik
beyannamede İslam değerlerine sahip çıkılması gerektiğini ifade etti.
- 1923 – Ankara'yı terkederek talebe yetiştirerek münzevi bir yaşam
sürmek üzere Van'a yerleşti. Öğrencilerine ders vermeye başladı. Erek
Dağı’nda iki senesini geçirdi.
- 1925 – Şeyh Said İsyanı'ndan sonra Burdur’a sürüldü ve Burada Nur’un İlk Kapısı isimli eserini yazdı.
- 1926 – Barla’ya sürüldü. Burada Risale-i Nur’u telife başladı. Sözler
ve Mektubat’ın tamamı, Lemalar’ın da büyük bölümünü burada yazdı.
- 1934 – Barla’dan Isparta’ya sürüldü.
- 1935 – “Gizli cemiyet kurmak, rejimin temel düzenini yıkmak”
iddiasıyla Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde aleyhinde dâvâ açıldı ve
mahkeme neticesinde Tesettür Risalesi’nden dolayı on bir ay, on altı
öğrencisi de altı ay hapse mahkum edildi. Eskişehir Hapishanesinde
tutuklu kaldı ve orada tecrid altında tutuldu.
- 1936 – Hapis cezasının bitiminden sonra 7 yıllığına Kastamonu’ya sürüldü.
- 1943 – 126 talebesiyle birlikte tekrar "rejimin temel düzenini
yıkmak" suçundan tutuklanarak Denizli Hapishanesine sevk edildi. 9 ay
tutuklu kaldı. Beraat etti.
- 1944 – 9 aydan sonra Emirdağ’a götürüldü ve burada zorunlu ikâmete mahkum edildi.
- 1948 – Aynı suçlamalarla tekrar tutuklanarak 54 talebesiyle birlikte
Afyon Hapishanesine sevk edildi. Yaklaşık 20 ay hapiste kaldı. Buradan
tekrar Emirdağ’a götürüldü.
- 1952 – Gençlik Rehberi eseri hakkında açılan dava münasebetiyle İstanbul’a geldi ve bu davadan beraat etti.
- 1953 – Emirdağ’a döndü. İkinci defa İstanbul’a geldi ve üç buçuk ay
burada kaldı. Bundan sonraki hayatı genellikle Emirdağ ve Isparta’da
geçti.
- 23 Mart 1960 – Şanlıurfa’da vefat etti. Urfa Halil-ur Rahman Derhahı'na defnedildi.
- 12 Temmuz 1960 – 27 Mayıs ihtilali sonrasında hükümetin emriyle
mezarı yıktırıldı. Na'şı Ispartaya nakledildi, Isparta şehir
mezarlığına defnedildi.
Yazıyı alıntıla | Okunma: 44
|