Anında Ara
Son Yorumlar
Onur Koçyiğit
muhteşem oyuncu harika yetenek olan üstü seningibiler bu dünyaya ...
>> OKU >>
Yazan: anıl

İlhan Berk
Ümlü şair 28 Ağustos 2008 Perşembe günü hayataını kaybetti.
>> OKU >>
Yazan: isimSiZsiniz.com

Petek Dinçöz
peteğim aşkından ölüyorum ne olur duy sesimiiiiiiiiiiiiiii???????...
>> OKU >>
Yazan: zühal

Saruhan Hünel
saruhan hünel seni öyle seviyorum ki anlatamam bitanem.
>> OKU >>
Yazan: zeliha

Mehmet Mustafa ...
kamera sakasimi bu?=)))
>> OKU >>
Yazan: muratcan

Coşkun Göğen
abi sen gerek durusunla gerekse insanlarin birbirine espiri yapma...
>> OKU >>
Yazan: muratcan


Olof Palme
(1927 - 1986)

olof_palme.jpgİsveç Standartlarının alışılmadık ölçüde renkli bir politik kişiliğiydi. Sürekli olarak tartışılmakla birlikte, Palme İsveç ve İskandinav Sosyal Demokrasisinin orta yol politikasının içindeydi ve onun siyasi görüşleri şaşırtıcı olarak ifade edilemez. Olof Palme’nin 1950’lerin ortalarındaki kademeli yükselişi, ani ölümünün yarattığı rahatsız edici herhangi bir belirsizlik ya da yanıtlanmamış soruların dışında herhangi bir ideolojik değişim anlamına gelmiyordu.

Fakat o, toplumun geleneksel Sosyal Demokratik bakış açısını  alışılmadık bir zeka keskinliği ve belli bir retorik saldırganlıkla sunma maharetine sahipti. Aynı nedenle, onun uluslararası faaliyetleri dünya çapında dikkat uyandırmıştır.

Olof Palme, 30 Ocak 1927’de, bireyleri önde gelen devlet memurlarından, subaylardan ve sigorta  yöneticilerinden oluşan orta sınıfın üzerinde bir ailenin mensubu olarak dünyaya gelmişti. Çocukken sağlığının zayıf olmasından ötürü sıkıntılar yaşamış, öğrenimin büyük bir kısmını özel eğitmenlerden almış, İsveç’in sayılı yatılı liselerinden birinde eğitim görmüş ve erken denebilecek bir yaşta, 17 yaşında, yüksek notlarla üniversiteye kabul edilmişti. Aynı hızla Stockholm’den Hukuk derecesini ve ABD’nin Ohio eyaletindeki Kenyon Üniversite’nden de siyasal bilimler alanında yüksek lisans derecesini aldı.

İsveç işçi hareketinde orta-sınıf kökenli entellektüellerin Sosyal Demokrat olması, ve dahası dikkat çeken bir konuma erişmesi alışılmadık bir olay değildi. 100 yıllık geçmişinde, alışılmadık bir istikrarın işareti olarak, Sosyal Demokrat Partinin sadece dört lideri oldu. Bunların ilki olan Hjalmar Branting 19. yüzyıl sonlarının üst sınıfından, onun halefi Per Albin Hansson işçi sınıfından ve Tage Erlander de orta sınıftan geliyordu.  Beşinci sırada yer alan ve Palme’nin halefi olan Ingvar Carlsson da işçi sınıfı bir aileden gelmektedir.

Ancak yine de Palme’nin üst sınıf geçmişi nadiren yandaşı olan Sosyal Demokratlar tarafından, ama çoğunlukla onun karşıtları olan anti-sosyalist “burjuva” partileri (Ilımlı Parti, Liberaller ve Merkez Partisi) tarafından sıklıkla karşısına çıkartılıyordu. Zaman zaman da, bütün bunların üzerinde, tutucu çevrelerde karşılaştığı alışılmadık antipatinin, onun sınıfına ihanet eden biri olarak görülmesinden kaynaklandığı tartışılmaktadır.

Palme siyaset sahnesindeki ilk çıkışını öğrenci siyasetiyle yaptı ve İsveç Ulusal Öğrenci Birliği’nin (SFS) başkanı oldu. Yurtdışı seyahatlerinde zaten oldukça önemli düzeyde deneyim elde etmişti ve öğrenci siyasetçisi olarak uluslararası meselelere yoğunlaştı. Diğer ülkelerde yaptığı gözlemler onun görüşlerinin radikalleşmesinde önemli rol oynadı.

A.B.D.’ de öğrenci olduğu sırada, fakirler ve zenginler arasındaki büyük eşitsizlikten  etkilenmişti ve bu deneyim onun Meksika’ya kadar uzanan uzun seyahatinde yoğunlaşmıştı. Daha önce, 1949 ilkbaharında Prag’ı ziyaret etti ve orada komünistlerin denetimindeki Uluslararası Öğrenci Birliğinin düzenlediği bir toplantıda İsveç öğrenci temsilcisi olarak geri döndü. Bir öğrenci siyasetçisi olarak 1953’te hemen hemen üç ayını Güney ve Güneydoğu Asya’da fakir ülkeleri dolaşarak geçirdi.

Bu aşamada Olof Palme’nin radikalizmini ve reformculuğunu şekillendirmeye yardımcı olan üç faktör şu şekilde tanımlanabilir: Yeni Anlaşma’daki Amerikan politikasına aşinalık, 1948 darbesinden sonra Çekoslovakya’da yaşadığı deneyimlere dayanan anti-komünizm ve Asya gezisi sırasında yoğunlaşan sömürge karşıtlığı.

Palme 1951’de Stockholm’deki Sosyal Demokrat Öğrenci Kulübüne katıldı ve bu onu aynı zamanda Parti üyesi de yaptı. Savunma Bakanlığında kısa bir dönem çalıştıktan sonra uluslararası ilişkiler ve istihbarat faaliyetlerinde alt mevkide görevlendirildi; ve 1953 yazının sonlarında Başbakan Tage Erlander tarafından kendisinin Kişisel Sekreteri olarak seçildi.

Olof Palme’nin işçi hareketinde politik bir tabanı yoktu ama 1955’te Sosyal Demokrat Gençlik Birliğinin (SSU) Etütler Direktörü oldu. Giderek daha fazla dikkat çektiği ve Başbakan Erlander’in yakın yardımcısı olduğundan, bu alt düzeydeki görevi altı yıl süreyle, 1961’e kadar sürdürdü. Bu süre içerisinde, sürekli olarak yaptığı seyahatlerin sonucunda ve daha çok hafta sonlarında, onun genç kuşak Sosyal Demokratlar arasında popüler ve özgün bir konuşmacı ve tartışmacı olarak isim yaptı.

Olof Palme politik kariyeri boyunca yorulmak bilmeyen bir konuşmacı ve tartışmacı oldu. Burada bir seçim kampanyası sırasında yağtığı sayısız mitinglerden birinde görülüyor. Bu yıllar boyunca Palme’nin geliştirdiği politik fikirler Erlander ile karşılıklı etkileşim içerisinde ve büyük oranda  işçi hareketindeki tartışmalarla biçimlenmiş ve sonuçta “artan beklentilerin hoşnutsuzluğu” sloganında özetlenmiştir. Bu sözcükler refaha tamamen İsveç Sosyal Demokrat geleneği ile aynı çizgideki bir bakış ifade etmekte olup belki de İsveç Modeli diye adlandırılan olguyu karakterize edebilmektedir. Ancak, Palme’ye özgü olarak, içinde bir ölçüde Amerikalı ilhamı da bulunmaktadır.

Palme henüz Kenyon Üniversitesi’nde bir öğrenciyken, günümüzün sözde yeni-liberallerinin akıl hocası olan aşırı-liberal ekonomist Friedrich von Hayek’i eleştiren bir deneme yazmıştı.

1950’lerde Amerika’da John Kenneth Galbraith, Yeni Anlaşma geleneğinde “şahsi servet ve toplumsal sefalet” hakkında kritik görüşler ileri sürdü. Galbraith kısa sürede İsveç Sosyal Demokratları arasında ün kazandı ve birçoğu tarafından son zamanların John Maynard Keynes’i olarak kabul edildi. İsveççe’ye çevrilen bu görüşler, kamu sektöründe büyüyen talepleri ifade eden hoşnutsuzluğa karşı olumlu bir tutum yaratmıştı.            

1951’den başlayarak Sosyal Demokratlar Köylü Partisi’yle (şimdiki Merkez Parti) birlikte, giderek daha az işleyen bir koalisyona girdiler. Bu yıllarda, ABD’deki “yeni-muhafazakarlar” tarafından öne sürülen ve o zamanlar İsveç’teki anti-sosyalistler arasında da popüler olan başka bir Amerikan deyiminden, “ideolojilerin ölümü”nden söz ediliyordu. 1956’da Tage Erlander Ricksdag (Parlemento)’da ve Olof Palme de Üst Meclis’te (Upper Chamber) birer konuşma yaparak halkın reform konusundaki taleplerine ilişkin “artan beklentilerin hoşnutsuzluğu”, büyüyen sabırsızlık ve yükselen beklentiler konularına değindiler. Bu, Olof Palme’nin baş yazarı olduğu Framstegens politik (Kalkınma Politikası) adlı yayının ortaya çıkışıyla aynı zamana rastladı.

Sosyal Demokratların 1956 yerel seçimlerindeki yenilgisi 1957’de koalisyonun bozulmasına yol açtı. Aynı zamanda Parti içerisinde de radikal ideolojik tartışmalar sürmekteydi ve Sosyal Demokratlar, tamamlayıcı bir ulusal emeklilik programı (ATP) oluşturan eksiksiz ve çok tartışmalı bir emeklilik reformu sonucunda 1958 Riksdag (Parlamento) seçimini kazandılar.

Emeklilik sigortasında kişisel tasarrufu ve özel girişimleri destekleme yönündeki liberal-muhafazakar ilkenin ve diğer sosyal sigorta türlerinin aksine, Sosyal Demokratlar politik tartışmalarımız üzerinde hala etkinliğini koruyan, kamu sektörünün görevlerine ilişkin görüşleri öne sürdüler.

Olof Palme bu iki çizgiden yüksek vergilendirmeyi gerektiren ikincisi konusunda bireysel özgürlüğün kısıtlanması anlamına gelmediğini, aksine bunu geliştirdiğini hararetle savundu. Bunun yanı sıra, anti-sosyalistler tarafından “temel güvenlik” veya garanti edilmiş bir “minimum standarda” sahip olmayan kişiler için “sosyal güvenli ağı” olarak öngördüğü sistemin adil olmadığını da ileri sürdü.

Tıbbi standartlar ya da eğitim standartları ve emeklilik  menfaatleri gibi diğer bakım standartları herkes için mümkün olduğunca aynı olmalıydı. Dinamik bir toplumda Devletin rolü konusundaki görüşlerini geliştirdi. Karşıtlarından farklı olarak, Devletin sınırlayıcı bir faktör değil; özel kuruluşların da yararlanabileceği istihdam, güvenlik, daha iyi barınma standartları, daha iyi iletişim ve diğer altyapı olanaklarının sağlanmasının aracı olduğunu savunuyordu.

Bir önceki yılın toplumunun aksine, fakirlik ve işsizlik yaygın hoşnutsuzluğun nedenleri değildi. Bunların yerine, yetersiz eğitim olanakları, sıkışık barınma koşulları ve gereksinimleri karşılamayan bakım olanakları, gibi eşit ölçüde hoşnutsuzluk uyandıran ve kamu sektöründe talepler yaratan yetersizlikler söz konusuydu. Tage Erlander ve Olof Palme halkın taleplerini karşılayan “güçlü toplum”dan söz ediyorlar ve bunun bürokrasi ve zorlayıcı sınırlamalar anlamına geldiği savını reddediyorlardı. 1962’de yayınladığı Valfirens samhälle (Seçici Toplum) isimli kitabında Sosyal Demokrasi Partisi bu yaklaşımı benimsediğini gösterdi. Palme bunun ana fikir kaynağı ve belki de bu kitabın yazarıydı.

Olof Palme bu yıllar boyunca dış ilişkilerle, örneğin uluslararası kalkınmadaki işbirliği, İsveç nükleer silahları konusu ve AET ile ilişkilerimizle de ilgilendi.

Palme öğrencilik günlerinden beri kalkınma konundaki işbirliği ile ilgilenmekteydi ve şimdi İsveç’in uluslararası kalkınma politikasının mimarlarından biri haline gelmişti. Bu politika kesin olarak anti-sömürgeciydi ve kalkınma konusundaki yardım, ekonomik kalkınma kadar ulusal bağımsızlığı da özendiriciydi.

Bu yolla, uluslararası kalkınma politikası İsveç’in ulusal bağımsızlık hareketlerine desteğinin diğer şekilleriyle de bağlantılı bir şekil almıştı. Bu arada 1962’de, güne kadar sık sık gündeme gelen ve yeni bağımsız Devletlerdeki demokratik gelişmeyi ya da en azından bu umudu şart koşan bir yasa tasarısı da Riksdag’da kabul edilmişti. Bu tasarı büyük ölçüde Olof Palme tarafından hazırlanmıştı.

Sömürgecilik karşıtı hareketler birçok yollardan Asya ve Afrika’da ilerlemekte, Vietnam ve Cezayir’de savaşlar cereyan etmekte, Küba’da mutlak bir devrim gerçekleşmekte ve birçokları yeni rejimlerin batı dünyasına düşmanca yaklaşmasından korkmaktaydı. ABD’nin bir dostu olarak, Olof Palme Amerikalıların yeni Devletlere karşı benimsediği eğilimden tedirginlik duyuyordu.

Belki de Olof Palme ve İsveç görüşünün aktif organları o yıllarda olaylara pembe gözlükle bakma eğilimindeydiler. O, Üçüncü Dünya’nın batı kapitalizminin yeni-sömürgeciliği ile komünist diktatörlük arasında bir orta yolu izlediğini görmek istiyordu. Belki İskandinav reformculuğu ve demokratik sosyalizminde en azından kısmen uygulanabilecek bir model görmüştü. Ancak, yine muhtemeldir ki, gerçekte söyleminde olduğundan daha az iyimserdi.

Olof Palme her zaman İsveç’te, savaş zamanındaki tarafsızlığı amaçlayacak şekilde barış zamanındaki ittifaklara katılmamak olarak tanımlanabilen tarafsızlık politikamızın gerekli bir ön koşulu olarak, güçlü bir savunma sistemi kurulmasını savunmuştur. Eğer dünyanın geri kalanı kendimizi savunma yeteneğimize inanmayacak olursa, ittifaklara katılmamamız kısa sürede anlamını yitirecektir. Ancak nükleer silahlar konusu İsveç için, Sosyal Demokrat Parti içerisinde dahi, uzun süre tartışılan bir konu olarak kalmıştır.

Bu tartışma sırasında, anti-nükleer görüş İsveç’te tamamen benimsenene kadar, Palme Partinin bir bütün halinde korunması için yeterli süre karar verilmesinin ertelenmesine yardımcı olmuştur. Bunun ardından, nükleer silahlanmanın dünyada tamamen yasaklanmasına yönelik bir bakış açısıyla, bunlarda genel bir indirimin sağlanmasını da savunmuştur.

1950’lerin sonlarına doğru, etkin anti-sosyalist çevrelerden ve kısmen de özel teşebbüsten İsveç’in Ortak Pazara girişi konusunda talepler gelmeye başlamıştır. Sosyal Demokratlar, AET’nin temsil ettiği önemli dış politika hedeflerini göz önüne alarak, İsveç’in bu üyeliğini ittifaklara katılmama politikasına uygun bulmuyorlardı.

İsveç Metal İşçileri Sendikası’nın 1961’deki Kongresi’nde yaptığı tartışmalı bir konuşmasında, Başbakan Erlander Sosyal Demokrat bakış açısının nedenlerine açıklık getirdi. Bu konuşmanın yazarlarından biri de Olof Palme’ydi ve konuşmanın ortaya koyduğu politika çizgisi, kalıcı olduğunu kanıtlıyordu. Çoğu gözlemciler, İsveç’in daha üye olmadan avantajlı bir anlaşmayı sağlamış olduğunu kabul etmektedirler.

Olof Palme 1963 yılında Devlet Bakanı (Portföysüz Bakan), 1965 yılında Ulaştırma ve İletişim Bakanı, 1967’de Eğitim ve Kültür İşleri Bakanı ve 1969’da da Tage Erlander’den sonra Parti Başkanlığına getirilmesi üzerine İsveç Başbakanı olmuştur.

Etkin bir yönetici ve Kabine Bakanı olduğunu kanıtlamıştır. Ulaştırma ve İletişim Bakanı olarak en dikkat çekici başarısı, gerçekten de karmaşık bir organizasyon olan trafiğin sağdan işlemesi değişikliğini gerçekleştirmesidir.
 
Tage Erlander (1932’de Parlamento üyesi, 1945-69 arasında Başbakan) ve Olof Palme.

Palme daha geniş bir sosyal eşitliğe ulaşmanın bir aracı olarak eğitim politikasına özel bir stratejik önem verilmesini sağlamıştır. Daha önceden hazırlanmış bulunan bir dizi reformu yöneterek savundu ve yüksek öğrenimin durulmayan o günlerinde cereyan eden sıcak tartışmalarda öğrencilerle karşı karşıya geldi. Zorunlu ve orta dereceli eğitimin üst yıllarına ilişkin reformlar eğitimde erken yıllarda farklılaşmanın azaltılmasına ve bu yolla yüksek öğrenim ve istihdam konularında toplumun işe alma ön yargılarına karşı konulmasına yönelikti. Palme yetişkin eğitimi ile daha düzenli ve mesleki eğitime yönelik üniversite programlarına inanıyordu. 1968’de üniversitelerde, Sosyal Demokrasiyi kapitalizm eldiveniyle çalışmakla suçlayan radikal bir anti-kapitalist düşünce akımıyla karşı karşıya geldi.

En şiddetli muhalefet, sanat ve sosyal bilimler alanlarındaki eğitim programlarında daha az sınırlandırma talep edenlerden gelmişti. Öğrenci istihdamındaki sosyal yelpaze Palme ve diğerlerinin ümit ettikleri ölçüde geniş tutulmamıştı ve bu problemlerin Olof Palme’nin öngördüğü şekilde, her alanda, henüz çözümlenmemiş olduğunu söylemek gerekiyor.

1960’lar İsveç politikasında, batı dünyasının diğer kısımlarında da olduğu gibi, 1950’lerden daha politik yıllar olmuştur. Palme’yi Parti Başkanı olarak seçen 1969 Parti Kongresi de eğitim, refah ve cinsiyetler arasındaki farklılıklar gibi konularda birçok alanlarda daha geniş bir eşitlik programını benimsemiştir. Program tasarısını hazırlayan komitenin başkanı, 1930’lardan beri önde gelen bir Sosyal Demokrat olan, birçok BM görevini üstlenen ve Cenevre Silahsızlandırma Görüşmelerinde Büyükelçi ve İsveç Delegasyonu Başkanı olarak görev yapan Alva Myrdal’dı (1902-1986).

Radikal nitelikteki bu program, Devletin rolü ve kamu sektörünün genişletilmesi konularında 1956 programı ile tamamen aynı çizgideydi. Program, çok daha toplumcu olan öğrenci-radikalizminin aksine, eşitlikçi politikalar konusunda işçi hareketine daha pragmatik bir vurguyu temsil ediyordu. Palme’yi Parti Başkanı ve Başbakan olarak seçen Parti Kongresi iyimser bir kongreydi.

O tarihlerde, Olof Palme özellikle Vietnam konusunda uluslararası bir saygınlık kazanmaya başlamıştı. Vietnam’daki Amerikan politikasını kınamakta çabuk davranmış ve 1965 yazında, Hıristiyan Sosyal Demokratların bir kongresinde bu olayı tartışan bir konuşma yapmıştı.

Palme esas itibariyle bir anti-sömürgeciydi ve, gördüğü kadarıyla, Amerikalıların Fransızlar tarafından kaybedilmiş olan eski bir sömürge savaşını devralmada izlediği yol başarısızlığa mahkumdu; ve bunun da ötesinde, ahlaki açıdan da eleştirilecek bir davranıştı. Palme, Saygon’da birbiri ardına çöken askeri diktatörlükleri destekleme çabalarının, Amerikan politikasının asıl amacı olan komünizme karşı koymak konusunda boş ve itici bir yol olduğunu da iddia ediyordu.

Yine burada, Palme ile bu tartışmalarda yer alan diğer İsveçliler tarafından kullanılan söylemlerin, sık sık aynı dönemlerde ABD’de dile getirilmekte olanlardan alındığı veya onlara uyulduğu şeklinde Amerikan kamuoyu ile bir bağlantı söz konusudur. Yine de, Palme’nin faaliyetleri zaman zaman bu yıllardaki Amerikan yönetimleriyle ve özellikle de Stockholm’deki ABD Büyükelçiliğiyle tatsız görüş alışverişlerine yol açmıştır.

Şubat 1968’de Kuzey Vietnam’ın Moskova Büyükelçisi ile birlikte Stockholm’de, Eğitim bakanı olarak gösteri yürüyüşü yapan Palme’ydi. Bu gösteri yürüyüşünün fotoğrafı Palme’yi gecenin ev sahibi yapmış ve onun lehine ve aleyhine güçlü duygular uyandırmıştır. Kendisi de Kuzey Vietnamlı Büyükelçinin o gösteride yer alacağını bilmediğini ve onu orada görünce şaşırdığını, ancak o noktadan sonra gösteriyi iptal edemediğini itiraf etmiştir.

Bununla birlikte, Palme Vietnam konusundaki faaliyetini aynı çizgide sürdürmüştür. 1972 yılbaşında ABD Hanoi’yi bombaladığı zaman, Palme bu saldırıyı Guernica, Lidice, Katyn ve Treblinka’daki faşist ve komünist mezalimlerle karşılaştıran bir ifade kullanmıştır. Bu nedenle, bazı çevrelerde kızgınlık ve öfke, diğer bazı çevrelerde ise takdir ve saygı uyandırmıştır. Üçüncü Dünya ülkeleri arasında özellikle ün kazanmıştır. 

Bu yıllardaki daha geniş bir eşitlik getirme çabaları temel olarak çalışma yaşamındaki reformlara yönlendirilmiştir. Çalışanların ortaklaşa karar verme güçleri sendikalara daha büyük bir etkileme payı verilerek genişletilmiştir. İşçilerin kontrolü ve ortaklaşa karar vermeleri konusundaki yeni mevzuat, çalışanların kendi sendika temsilcileri kanalıyla çoğunluğun kontrolünü ortaya koyacakları ücretli fonlarına ilişkin daha da tartışmalı görüşleriyle de birleştirilmişti.

Sosyal Demokratlar 1968’de büyük bir seçim zaferi kazandılar. Olof Palme’nin 1970’teki ilk seçimi buna göre biraz kayıpla sonuçlanmış; yeni bir Anayasa ile (tek meclisli bir Riksdag (parlamento) ve üç yıllık görev  süresine sahip) gittiği 1973’teki ikinci seçiminde ise, küçük bir oranda da olsa, biraz daha kayba uğramıştı. Sonuç, Sosyal Demokratlar ile Komünistlerin diğer üç anti-sosyalist partilere eşit sandalye sayısına sahip oldukları dengeli bir Riksdag olmuştu.

Olof Palme, anti-sosyalist partilerden biri veya daha fazlasıyla anlaşarak ve Komünistlerle daha az diyaloga girerek Başbakan olarak kaldı. Ancak hükümetin gücü azalarak 44 yıllık bir iktidar döneminden sonra Sosyal Demokratların reformları gerçekleştirmeleri daha da güçleşmiş ve 1976 seçimleri Parti’yi iktidarı anti-sosyalist bir koalisyona devretmek zorunda bırakmıştı. Olof Palme şimdi Muhalefet Lideri olmuştu.

Muhalefetteki yıllar ve iktidara dönüş

Olayların bu şekilde gelişmesi, sadece hükümet değişikliğini kolaylaştıran yeni anayasayla değil, aynı zamanda tamamen yeni bir konuyla, nükleer güç ile de bağlantılıydı. Anti-sosyalist muhalefet şimdi, nükleer güç konusunda uzlaşmaz bir muhalif tutum izleyen Merkez Parti Başkanı Thorbjörn Fälldin gibi bir lider kazanmıştı. Ona seçimi kazandıran konu buydu. 

Olof Palme, İspanyol sosyalist önder Felipe Gonzales ile

Ancak yeni üçlü koalisyon, nükleer güç taraftarı liberal-muhafazakar Ilımlı Parti’yi de içeriyordu. Hükümet bu konu nedeniyle 1978’de sona erdi ve 1979’da  anti-sosyalistler yeni bir seçim zaferi kazanarak paçalarını kurtarabildiler. Yeni bir üç-partili koalisyon oluşturuldu, ancak bu da vergilendirme politikası kayalıklarına çarparak battı; ve Palme liderliğindeki Sosyal Demokratlar 1983’te tekrar iktidara geldiler. 1973 ile 1983 arasındaki on yıl boyunca, günümüz İsveç politikası için alışılmadık bir gelişme olan, iktidardaki hükümetin Riksdag’daki ve daimi komitelerdeki zeminini kaybetmesi durumu ortaya çıktı. Yine bu sırada, diğer batı ülkelerinde olduğu gibi, İsveç petrol krizi ve diğer ekonomik güçlüklere de maruz kalmıştı.

Nükleer güç konusu referandumla ve yavaş yavaş kaldırmayı öngören bir kararla çözümlendi. Ücretli fonları konusu, reformu zararsız bir hale getiren, sosyalist emellerin kapsamlı bir biçimde azaltılmasıyla çözüme kavuşturuldu. Ekonomik krize ilişkin sorunlar ise uluslararası düzelme, petrol fiyatlarındaki düşüş ve ehil bir mali yönetim faktörlerinin bir kombinasyonuyla kademeli olarak giderildi. Sosyal Demokraside yeni bir iyimserlik mevcuttu ve Olof Palme politik kariyeri aniden son bulduğunda İsveç’te “yeni-liberalizm” karşıtı heyecanlı bir kampanya yürütüyordu.

Olof Palme, 28 Şubat 1986 gecesi Stockholm’de gittiği bir sinemadan çıkışında, yanında korumaları bulunmadığı bir sırada, sokakta eşiyle birlikte yürürken vuruldu. Birkaç saat içerisinde halefi atandı ve yeni Hükümet, politikalarında hiçbir değişiklik olmayacağını bildiren bir deklarasyon yayınladı. Olayların gelişimi bir felaket durumunda bile açık İsveç toplumunun politik dengeyi bozucu hareketlere karşı nasıl davranacağının görülmesini sağlamaktadır. 

Olof Palme, kendisi gibi bir suikaste kurban giden yoldaşı Anna Lindh ile

Büyük bir olasılıkla, İsveç halkının büyük bir çoğunluğu, Olof Palme’nin ölümüne, bunları yabancı devlet adamlarından duyana ve bunların çok önemli bir bölümünü onun cenaze töreninde görene kadar, onun uluslararası kimliğinin pek farkında olmamıştır. Bunun aksine, bazı anti-sosyalist muhalefet kesimleri uzun süre Palme’nin uluslararası alanda önemsiz bir kişilik olduğunu ve tam tersine acemi ve taşralı bir kişilik olduğunu iddia etmişlerdi.

Birçok soru gibi bu da daha sonraları yanıt bulacaktı. Ancak her olayda, 1970’lerin başından sonra, öncelikle Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt, Avusturya Şansölyesi Bruno Kreisky ve Olof Palme tarafından tasarlandığı şekilde canlanmaya başlayan ve Sosyal Demokrat Partilerin oluşturduğu sözde Sosyalist Enternasyonal içerisinde Palme kuşkusuz önemli bir rol oynamıştır. Palme kalkınma konusundaki yardıma ilişkin geniş bir gözlem raporu yazmış olan Brandt Komisyonunda da yer almış; ve silahsızlanma konusunda öneriler ortaya koyan Palme Komisyonuna da şahsen başkanlık etmiştir. İran ile Irak arasındaki savaşta BM Genel Sekreteri adına aracılık da yapmıştır.

Palme bağlantısız ülkelerin önde gelen şahsiyetleriyle, örneğin Indira Gandhi ve Tajiv Gandhi  ile de iyi ve yakın gayri resmi ilişkiler içinde olmuştur.

Sosyalist Enternasyonal, aktif kariyeri boyunca Palme’ye yol göstermiş olan demokratik reformculuk, anti-sömürgeci bağımsızlık ve anti-komünizm gibi fikirleri içinde barındırmaktadır. Özellikle Üçüncü Dünya içerisinde aktif rol oynamış ve oradaki ulusal hareketler ile Batı’daki Sosyal Demokratlar arasında bir köprü fonksiyonunu üstlenmiştir.

Sosyal Demokrat görüşlere uygun olarak, sendikal organizasyonlar da bu işbirliği içerisinde yer almışlardır. Üçüncü Dünya ülkelerindeki demokratik gelişmelerin desteklenmesi için aktif bir sendika hareketinin yapılandırılması gerektiği tartışılmış ve hareket Latin Amerika’da olduğu gibi sendikaları engelleyenleri kınarken Polonya’dakileri içtenlikle desteklemiştir.

Brandt Komisyonunun önde gelen görüşü varlıklı ve fakir dünyalardaki ekonomik gelişmelerin birbirleriyle bağlantılı olduğu idi. İleri derecede endüstriyelleşmiş ülkelerin Üçüncü Dünya’daki süratli ekonomik gelişmelerde çıkarları bulunduğunu göstermek üzere bir girişimde bulunulmuş olup rapor, bu amaç doğrultusundaki pratik önerilerden oluşan kapsamlı bir listeyle son bulmaktadır.

Olof Palme Üçüncü Dünya liderleriyle birçok yakın temaslarda bulundu.

Palme Komisyonu da, benzer bir biçimde, Doğu ve Batı’nın meşru güvenlik gereksinimleri bulunduğunu tartışmış be yayımladığı rapor da buna son derece uygun bir biçimde “Ortak Güvenlik” olarak adlandırılmıştır. Komisyon’un düşüncesine göre, bir blok için üstün askeri kaynaklara dayalı tek taraflı bir güvenliğin talebi hiçbir zaman mümkün olamaz. Tam aksine, bu yöndeki her ideolojik saldırganlık, akıl almaz ölçüde yıkıcı bir nükleer potansiyele sahip olan dünyada evrensel güvenlik için bir tehdittir.

Belki de, zenginlerle fakirler arasındaki bu ortaklık görüşleri ve Doğu ile Batı arasındaki yumuşamaya, Olof Palme’nin küçük ve homojen bir ülke olan kendi memleketi İsveç’te temsil ettiği birlik ve ortak yararların özendirilmesi görüşlerinin global bir yorumu olarak bakılabilir. Bunu süper güçlerin liderleri nadiren istekli bir biçimde onaylamakta, ancak dünyanın küçük ülkeleri buna daha çok sahip çıkmaktadırlar.

Palme yeni-liberalizmi bir egoizmin şekli ve birlik ve bütünlük gereksinimi duymayan mevki sahibi, akıllı insanların kendini beğenmişliği  olarak gördü. Yeni-liberalizme, 30 yıl boyunca adım adım oluşturmaya ve geliştirmeye çalıştığı refah toplumu için bir tehdit olarak baktı.

Olof Palme, uluslararası bir dinleyici kitlesi karşısında yaptığı son konuşmalarından biri olan Harvard Üniversitesindeki konuşmasında, işsizliğin sadece sağlıkların bozulması, ölüm oranlarının yükselmesi, intihar olaylarının çoğalması ve ailelerin parçalanması ile suç, fahişelik ve uyuşturucu kullanımı olaylarının artması gibi sonuçlar doğuran ekonomik bir kayıp ve sosyal bir sorun olmadığını söylemiş; aynı zamanda açık ve demokratik toplum için bir tehdit de oluşturduğunu dile getirmişti.

Eğer büyük insan grupları ve özellikle de genç insanların iş talepleri reddedilecek olursa, yaşam onlara gereksinim duyulmadığını ve çalışmadan krizin atlatılmasına katkıda bulunabileceklerini söyleyecektir. Bu da güvensizliği, dışlanma duygusunu ve demokratik kurumlara karşı düşmanlığı yaratır.

Palme bu zeminlerde ekonomik ve sosyal eşitlik politikasını da savunmuştur. Çalışmakta olan kişilerle çalışmayan kişiler arasındaki boşluktan daha büyük bir uçurum yoktur ve işsizlik tehlikesi içerisinde yaşayan kişi saygınlığı en az olan kişidir. Bu nedenlerle de, pazar mekanizmaları konusunda daha serbest bir alan yaratmak için yeni-liberalizme ve yeni-muhafazakarlığa saldırmıştır.

Aktif bir istihdam ve refah politikasının sürdürülmesi, iş güvenliğinin güçlendirilmesi, çalışma yaşamı koşullarında reform yapılması ve iş ortamının geliştirilmesi becerisine sahip güçlü bir sendika hareketi ile güçlü bir hükümet konuları için uğraş vermiştir. Bunun, sendikacılığın endüstri için gerekli yenilenme ve rasyonelleşmeye olduğu kadar uluslararası rekabet gücünün sürdürülmesinde de yol açabileceği tek zemin olduğunu savunmuştur.

Onun savunduğu biçimde refah evrenseldir. Eğer vergi ödeyen insanlar refaha kendiliklerinden katkıda bulunmayıp kişisel çözümler arıyorlarsa ve, aynı zamanda da, vergilendirme geliri daha az ayrıcalıklı kişilere yönelik sözde güvenlik ağlarına gidiyorsa; bu, sosyal birliği bozacak ve vergi ödeyenlerin tepkisine yol açacaktır. Palme yaygın katılımın öneminden ve herhangi bir kar motifi olmayan bir refah politikasından söz etmekteydi.

Ve böylece onun uluslararası tartışmalara son belli başlı katkısı, 1980’lerin dünyasındaki İsveç modelinin savunulması oldu. Eleştirilerin iddialarının aksine, Palme bu modelin ekonomik verimlilik ve bireysel özgürlük için bir tehdidi simgelemediğini savunmaktaydı. Tam tersine, bu politika, sendikacılık ve diğer faaliyetlerin de desteğiyle, özel girişimciliğin dinamizminin ve bireysel yaratıcılığın,  özendirilmesi anlamına geliyordu. Bu yolla, yukarıdan-aşağıya hükümetin bürokratik bir toplumunu yaratmadan “sosyal mühendislik” üstlenilebilecekti. 

Temel olarak bu, toplumun Aydınlanma, akılcılık ve ilericilik geleneklerine iyimser bir bakış açısıdır. Palme iyimser bir düşünürdü ve onun politik görüşü muhtemelen daha da iyimserdi. Onun iyimserliği, büyüyen ekonomik ve sosyal  eşitsizliklerle her türlü politik baskının tehdit ettiği bir dünyada,  demokrasinin potansiyelleri ve sosyal adalet yaratma umudu ile ilişkiliydi.

Olof Palme’nin öldürülmesi sadece partide ve politika dünyasında üzüntü ve Sosyal Demokrasi sınıflarında kızgınlık yaratmakla kalmadı. Açık toplum adına ve şiddet, terör ve savaşa karşı ulusal bir oluşumu da harekete geçirdi. Palme’nin her zaman son derece tartışmalı bir politikacı olmasına karşın, ölümünden sonra kamuoyu onun şiddet-karşıtı ve barışçıl pazarlıklar ile yumuşamaya dayalı görüşleri etrafında birleşti. Ölümünü izleyen aylarda Olof Palme’nin imajı üzerinde egemen olan buydu ve İsveç halkı da kendi toplumlarını bu şekilde görmek istiyordu.

Kaynak: Gunnar Fredriksson, Stockholm’de yayınlanan “Aflonbladet” günlük akşam gazetesinde baş editörlük yapmış bir gazetecidir. Bu kitapçıkta ifade edilen görüşlerden yalnızca yazarın kendisi sorumludur. İngilizceye Çeviri: Roger G. Tanner, İsveç basımı, Ord & Form AB, Uppsala, 1986, Türkçe Çeviri için Mehmet Karaoğlu.

Yazıyı alıntıla | Okunma: 1138

İlk yorumu sen yap

Yorum Ekle
İsim:
Yorum:

Güvenlik Kodu:* Code
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır. Güvenlik kodunu göremiyorsanız sayfayı yenileyiniz.

 
< Önceki   Sonraki >
Haftanın Popülerleri
Son Eklenenler
Alfabetik Sıralama
 A B C D E F G H I J
 K L M N O P Q R S T
 U V W X Y Z
Rastgele

E-posta adresini gir, yeni eklenen hayat hikayeleri posta kutuna gelsin.(E-posta adresinizi girdikten sonra açılan pencereden güvenlik kodunu girmeniz gerekiyor.)
TARİHTE BUGÜN / DOĞANLAR - ÖLENLER .:::BETA :::.
Ocak
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31
Şubat
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29
Mart
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31
Nisan
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Mayıs
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31
Haziran
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Temmuz
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31
Ağustos
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31
Eylül
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Ekim
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31
Kasım
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Aralık    
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31
Seda Sayan
Seda Sayan Asıl adı Aysel Gülsaçar olan Seda Sayan, 1965 yılında İstanbul Eyüp'te doğdu. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğudur. Çok fakir bir ailenin çocuğu olduğu için hem okudu hem de tezgahtarlık, fabrika işçiliği yaptı....
Oğuz Tansel
Oğuz Tansel 1915 yılında Bozkır'ın Meyre köyünde doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Fakülteyi bitirmeden başladığı öğretmenlik yaşamı 1969 yılında emekli oluncaya kadar sürdü. Türk edebiyatının özgün şairlerinden olduğu kadar, bir masal...
Muzaffer Buyrukçu
Muzaffer Buyrukçu  (1930 - 2006) Niğde’de 1930 yılında doğan Buyrukçu, 1951-1970 yılları arasında memurluk yaptı. Yazı hayatına şiir ve gazetelerde öykü yazarak başlayan Buyrukçu, 1953 yılından sonra da yazılarını dergilerde yayımlamaya başladı. Konularını...
Rüştü Reçber
10 Mayıs 1973 Korkuteli, Antalya doğumlu. Türk futbolunun yetiştirdiği en iyi kalecilerden biri olan Rüştü Reçber,
Mehmet Seyda
1919 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Pertevniyal Lisesi'ni bitirdi. Öğrenimini liseye kadar devam
©2006-2008 isimsizsiniz.com