Olof Palme
(1927 - 1986)
 İsveç Standartlarının alışılmadık ölçüde renkli bir politik kişiliğiydi. Sürekli olarak tartışılmakla birlikte, Palme İsveç ve İskandinav Sosyal Demokrasisinin orta yol politikasının içindeydi ve onun siyasi görüşleri şaşırtıcı olarak ifade edilemez. Olof Palme’nin 1950’lerin ortalarındaki kademeli yükselişi, ani ölümünün yarattığı rahatsız edici herhangi bir belirsizlik ya da yanıtlanmamış soruların dışında herhangi bir ideolojik değişim anlamına gelmiyordu.
Fakat o, toplumun geleneksel Sosyal Demokratik bakış açısını alışılmadık bir zeka keskinliği ve belli bir retorik saldırganlıkla sunma maharetine sahipti. Aynı nedenle, onun uluslararası faaliyetleri dünya çapında dikkat uyandırmıştır.
Olof Palme, 30 Ocak 1927’de, bireyleri önde gelen devlet memurlarından, subaylardan ve sigorta yöneticilerinden oluşan orta sınıfın üzerinde bir ailenin mensubu olarak dünyaya gelmişti. Çocukken sağlığının zayıf olmasından ötürü sıkıntılar yaşamış, öğrenimin büyük bir kısmını özel eğitmenlerden almış, İsveç’in sayılı yatılı liselerinden birinde eğitim görmüş ve erken denebilecek bir yaşta, 17 yaşında, yüksek notlarla üniversiteye kabul edilmişti. Aynı hızla Stockholm’den Hukuk derecesini ve ABD’nin Ohio eyaletindeki Kenyon Üniversite’nden de siyasal bilimler alanında yüksek lisans derecesini aldı.
İsveç işçi hareketinde orta-sınıf kökenli entellektüellerin Sosyal Demokrat olması, ve dahası dikkat çeken bir konuma erişmesi alışılmadık bir olay değildi. 100 yıllık geçmişinde, alışılmadık bir istikrarın işareti olarak, Sosyal Demokrat Partinin sadece dört lideri oldu. Bunların ilki olan Hjalmar Branting 19. yüzyıl sonlarının üst sınıfından, onun halefi Per Albin Hansson işçi sınıfından ve Tage Erlander de orta sınıftan geliyordu. Beşinci sırada yer alan ve Palme’nin halefi olan Ingvar Carlsson da işçi sınıfı bir aileden gelmektedir.
Ancak yine de Palme’nin üst sınıf geçmişi nadiren yandaşı olan Sosyal Demokratlar tarafından, ama çoğunlukla onun karşıtları olan anti-sosyalist “burjuva” partileri (Ilımlı Parti, Liberaller ve Merkez Partisi) tarafından sıklıkla karşısına çıkartılıyordu. Zaman zaman da, bütün bunların üzerinde, tutucu çevrelerde karşılaştığı alışılmadık antipatinin, onun sınıfına ihanet eden biri olarak görülmesinden kaynaklandığı tartışılmaktadır.
Palme siyaset sahnesindeki ilk çıkışını öğrenci siyasetiyle yaptı ve İsveç Ulusal Öğrenci Birliği’nin (SFS) başkanı oldu. Yurtdışı seyahatlerinde zaten oldukça önemli düzeyde deneyim elde etmişti ve öğrenci siyasetçisi olarak uluslararası meselelere yoğunlaştı. Diğer ülkelerde yaptığı gözlemler onun görüşlerinin radikalleşmesinde önemli rol oynadı.
A.B.D.’ de öğrenci olduğu sırada, fakirler ve zenginler arasındaki
büyük eşitsizlikten etkilenmişti ve bu deneyim onun Meksika’ya kadar
uzanan uzun seyahatinde yoğunlaşmıştı. Daha önce, 1949 ilkbaharında
Prag’ı ziyaret etti ve orada komünistlerin denetimindeki Uluslararası
Öğrenci Birliğinin düzenlediği bir toplantıda İsveç öğrenci temsilcisi
olarak geri döndü. Bir öğrenci siyasetçisi olarak 1953’te hemen hemen
üç ayını Güney ve Güneydoğu Asya’da fakir ülkeleri dolaşarak geçirdi.
Bu aşamada Olof Palme’nin radikalizmini ve reformculuğunu
şekillendirmeye yardımcı olan üç faktör şu şekilde tanımlanabilir: Yeni
Anlaşma’daki Amerikan politikasına aşinalık, 1948 darbesinden sonra
Çekoslovakya’da yaşadığı deneyimlere dayanan anti-komünizm ve Asya
gezisi sırasında yoğunlaşan sömürge karşıtlığı.
Palme 1951’de Stockholm’deki Sosyal Demokrat Öğrenci Kulübüne katıldı
ve bu onu aynı zamanda Parti üyesi de yaptı. Savunma Bakanlığında kısa
bir dönem çalıştıktan sonra uluslararası ilişkiler ve istihbarat
faaliyetlerinde alt mevkide görevlendirildi; ve 1953 yazının sonlarında
Başbakan Tage Erlander tarafından kendisinin Kişisel Sekreteri olarak
seçildi.
Olof Palme’nin işçi hareketinde politik bir tabanı yoktu ama 1955’te
Sosyal Demokrat Gençlik Birliğinin (SSU) Etütler Direktörü oldu.
Giderek daha fazla dikkat çektiği ve Başbakan Erlander’in yakın
yardımcısı olduğundan, bu alt düzeydeki görevi altı yıl süreyle, 1961’e
kadar sürdürdü. Bu süre içerisinde, sürekli olarak yaptığı seyahatlerin
sonucunda ve daha çok hafta sonlarında, onun genç kuşak Sosyal
Demokratlar arasında popüler ve özgün bir konuşmacı ve tartışmacı
olarak isim yaptı.
Olof Palme politik kariyeri boyunca yorulmak bilmeyen bir konuşmacı ve tartışmacı oldu. Burada bir seçim kampanyası sırasında yağtığı sayısız mitinglerden birinde görülüyor. Bu yıllar boyunca Palme’nin geliştirdiği politik fikirler Erlander ile
karşılıklı etkileşim içerisinde ve büyük oranda işçi hareketindeki
tartışmalarla biçimlenmiş ve sonuçta “artan beklentilerin
hoşnutsuzluğu” sloganında özetlenmiştir. Bu sözcükler refaha tamamen
İsveç Sosyal Demokrat geleneği ile aynı çizgideki bir bakış ifade
etmekte olup belki de İsveç Modeli diye adlandırılan olguyu karakterize
edebilmektedir. Ancak, Palme’ye özgü olarak, içinde bir ölçüde
Amerikalı ilhamı da bulunmaktadır.
Palme henüz Kenyon Üniversitesi’nde bir öğrenciyken, günümüzün sözde
yeni-liberallerinin akıl hocası olan aşırı-liberal ekonomist Friedrich
von Hayek’i eleştiren bir deneme yazmıştı.
1950’lerde Amerika’da John Kenneth Galbraith, Yeni Anlaşma geleneğinde
“şahsi servet ve toplumsal sefalet” hakkında kritik görüşler ileri
sürdü. Galbraith kısa sürede İsveç Sosyal Demokratları arasında ün
kazandı ve birçoğu tarafından son zamanların John Maynard Keynes’i
olarak kabul edildi. İsveççe’ye çevrilen bu görüşler, kamu sektöründe
büyüyen talepleri ifade eden hoşnutsuzluğa karşı olumlu bir tutum
yaratmıştı.
1951’den başlayarak Sosyal Demokratlar Köylü Partisi’yle (şimdiki
Merkez Parti) birlikte, giderek daha az işleyen bir koalisyona
girdiler. Bu yıllarda, ABD’deki “yeni-muhafazakarlar” tarafından öne
sürülen ve o zamanlar İsveç’teki anti-sosyalistler arasında da popüler
olan başka bir Amerikan deyiminden, “ideolojilerin ölümü”nden söz
ediliyordu. 1956’da Tage Erlander Ricksdag (Parlemento)’da ve Olof
Palme de Üst Meclis’te (Upper Chamber) birer konuşma yaparak halkın
reform konusundaki taleplerine ilişkin “artan beklentilerin
hoşnutsuzluğu”, büyüyen sabırsızlık ve yükselen beklentiler konularına
değindiler. Bu, Olof Palme’nin baş yazarı olduğu Framstegens politik
(Kalkınma Politikası) adlı yayının ortaya çıkışıyla aynı zamana
rastladı.
Sosyal Demokratların 1956 yerel seçimlerindeki yenilgisi 1957’de
koalisyonun bozulmasına yol açtı. Aynı zamanda Parti içerisinde de
radikal ideolojik tartışmalar sürmekteydi ve Sosyal Demokratlar,
tamamlayıcı bir ulusal emeklilik programı (ATP) oluşturan eksiksiz ve
çok tartışmalı bir emeklilik reformu sonucunda 1958 Riksdag
(Parlamento) seçimini kazandılar.
Emeklilik sigortasında kişisel tasarrufu ve özel girişimleri destekleme
yönündeki liberal-muhafazakar ilkenin ve diğer sosyal sigorta
türlerinin aksine, Sosyal Demokratlar politik tartışmalarımız üzerinde
hala etkinliğini koruyan, kamu sektörünün görevlerine ilişkin görüşleri
öne sürdüler.
Olof Palme bu iki çizgiden yüksek vergilendirmeyi gerektiren ikincisi
konusunda bireysel özgürlüğün kısıtlanması anlamına gelmediğini, aksine
bunu geliştirdiğini hararetle savundu. Bunun yanı sıra,
anti-sosyalistler tarafından “temel güvenlik” veya garanti edilmiş bir
“minimum standarda” sahip olmayan kişiler için “sosyal güvenli ağı”
olarak öngördüğü sistemin adil olmadığını da ileri sürdü.
Tıbbi standartlar ya da eğitim standartları ve emeklilik menfaatleri
gibi diğer bakım standartları herkes için mümkün olduğunca aynı
olmalıydı. Dinamik bir toplumda Devletin rolü konusundaki görüşlerini
geliştirdi. Karşıtlarından farklı olarak, Devletin sınırlayıcı bir
faktör değil; özel kuruluşların da yararlanabileceği istihdam,
güvenlik, daha iyi barınma standartları, daha iyi iletişim ve diğer
altyapı olanaklarının sağlanmasının aracı olduğunu savunuyordu.
Bir önceki yılın toplumunun aksine, fakirlik ve işsizlik yaygın
hoşnutsuzluğun nedenleri değildi. Bunların yerine, yetersiz eğitim
olanakları, sıkışık barınma koşulları ve gereksinimleri karşılamayan
bakım olanakları, gibi eşit ölçüde hoşnutsuzluk uyandıran ve kamu
sektöründe talepler yaratan yetersizlikler söz konusuydu. Tage Erlander
ve Olof Palme halkın taleplerini karşılayan “güçlü toplum”dan söz
ediyorlar ve bunun bürokrasi ve zorlayıcı sınırlamalar anlamına geldiği
savını reddediyorlardı. 1962’de yayınladığı Valfirens samhälle (Seçici
Toplum) isimli kitabında Sosyal Demokrasi Partisi bu yaklaşımı
benimsediğini gösterdi. Palme bunun ana fikir kaynağı ve belki de bu
kitabın yazarıydı.
Olof Palme bu yıllar boyunca dış ilişkilerle, örneğin uluslararası
kalkınmadaki işbirliği, İsveç nükleer silahları konusu ve AET ile
ilişkilerimizle de ilgilendi.
Palme öğrencilik günlerinden beri kalkınma konundaki işbirliği ile
ilgilenmekteydi ve şimdi İsveç’in uluslararası kalkınma politikasının
mimarlarından biri haline gelmişti. Bu politika kesin olarak
anti-sömürgeciydi ve kalkınma konusundaki yardım, ekonomik kalkınma
kadar ulusal bağımsızlığı da özendiriciydi.
Bu yolla, uluslararası kalkınma politikası İsveç’in ulusal bağımsızlık
hareketlerine desteğinin diğer şekilleriyle de bağlantılı bir şekil
almıştı. Bu arada 1962’de, güne kadar sık sık gündeme gelen ve yeni
bağımsız Devletlerdeki demokratik gelişmeyi ya da en azından bu umudu
şart koşan bir yasa tasarısı da Riksdag’da kabul edilmişti. Bu tasarı
büyük ölçüde Olof Palme tarafından hazırlanmıştı.
Sömürgecilik karşıtı hareketler birçok yollardan Asya ve Afrika’da
ilerlemekte, Vietnam ve Cezayir’de savaşlar cereyan etmekte, Küba’da
mutlak bir devrim gerçekleşmekte ve birçokları yeni rejimlerin batı
dünyasına düşmanca yaklaşmasından korkmaktaydı. ABD’nin bir dostu
olarak, Olof Palme Amerikalıların yeni Devletlere karşı benimsediği
eğilimden tedirginlik duyuyordu.
Belki de Olof Palme ve İsveç görüşünün aktif organları o yıllarda
olaylara pembe gözlükle bakma eğilimindeydiler. O, Üçüncü Dünya’nın
batı kapitalizminin yeni-sömürgeciliği ile komünist diktatörlük
arasında bir orta yolu izlediğini görmek istiyordu. Belki İskandinav
reformculuğu ve demokratik sosyalizminde en azından kısmen
uygulanabilecek bir model görmüştü. Ancak, yine muhtemeldir ki,
gerçekte söyleminde olduğundan daha az iyimserdi.
Olof Palme her zaman İsveç’te, savaş zamanındaki tarafsızlığı
amaçlayacak şekilde barış zamanındaki ittifaklara katılmamak olarak
tanımlanabilen tarafsızlık politikamızın gerekli bir ön koşulu olarak,
güçlü bir savunma sistemi kurulmasını savunmuştur. Eğer dünyanın geri
kalanı kendimizi savunma yeteneğimize inanmayacak olursa, ittifaklara
katılmamamız kısa sürede anlamını yitirecektir. Ancak nükleer silahlar
konusu İsveç için, Sosyal Demokrat Parti içerisinde dahi, uzun süre
tartışılan bir konu olarak kalmıştır.
Bu tartışma sırasında, anti-nükleer görüş İsveç’te tamamen benimsenene
kadar, Palme Partinin bir bütün halinde korunması için yeterli süre
karar verilmesinin ertelenmesine yardımcı olmuştur. Bunun ardından,
nükleer silahlanmanın dünyada tamamen yasaklanmasına yönelik bir bakış
açısıyla, bunlarda genel bir indirimin sağlanmasını da savunmuştur.
1950’lerin sonlarına doğru, etkin anti-sosyalist çevrelerden ve kısmen
de özel teşebbüsten İsveç’in Ortak Pazara girişi konusunda talepler
gelmeye başlamıştır. Sosyal Demokratlar, AET’nin temsil ettiği önemli
dış politika hedeflerini göz önüne alarak, İsveç’in bu üyeliğini
ittifaklara katılmama politikasına uygun bulmuyorlardı.
İsveç Metal İşçileri Sendikası’nın 1961’deki Kongresi’nde yaptığı
tartışmalı bir konuşmasında, Başbakan Erlander Sosyal Demokrat bakış
açısının nedenlerine açıklık getirdi. Bu konuşmanın yazarlarından biri
de Olof Palme’ydi ve konuşmanın ortaya koyduğu politika çizgisi, kalıcı
olduğunu kanıtlıyordu. Çoğu gözlemciler, İsveç’in daha üye olmadan
avantajlı bir anlaşmayı sağlamış olduğunu kabul etmektedirler.
Olof Palme 1963 yılında Devlet Bakanı (Portföysüz Bakan), 1965 yılında
Ulaştırma ve İletişim Bakanı, 1967’de Eğitim ve Kültür İşleri Bakanı ve
1969’da da Tage Erlander’den sonra Parti Başkanlığına getirilmesi
üzerine İsveç Başbakanı olmuştur.
Etkin bir yönetici ve Kabine Bakanı olduğunu kanıtlamıştır. Ulaştırma
ve İletişim Bakanı olarak en dikkat çekici başarısı, gerçekten de
karmaşık bir organizasyon olan trafiğin sağdan işlemesi değişikliğini
gerçekleştirmesidir.
Tage Erlander (1932’de Parlamento üyesi, 1945-69 arasında Başbakan) ve Olof Palme.
Palme daha geniş bir sosyal eşitliğe ulaşmanın bir aracı olarak eğitim
politikasına özel bir stratejik önem verilmesini sağlamıştır. Daha
önceden hazırlanmış bulunan bir dizi reformu yöneterek savundu ve
yüksek öğrenimin durulmayan o günlerinde cereyan eden sıcak
tartışmalarda öğrencilerle karşı karşıya geldi. Zorunlu ve orta
dereceli eğitimin üst yıllarına ilişkin reformlar eğitimde erken
yıllarda farklılaşmanın azaltılmasına ve bu yolla yüksek öğrenim ve
istihdam konularında toplumun işe alma ön yargılarına karşı konulmasına
yönelikti. Palme yetişkin eğitimi ile daha düzenli ve mesleki eğitime
yönelik üniversite programlarına inanıyordu. 1968’de üniversitelerde,
Sosyal Demokrasiyi kapitalizm eldiveniyle çalışmakla suçlayan radikal
bir anti-kapitalist düşünce akımıyla karşı karşıya geldi.
En şiddetli muhalefet, sanat ve sosyal bilimler alanlarındaki eğitim
programlarında daha az sınırlandırma talep edenlerden gelmişti. Öğrenci
istihdamındaki sosyal yelpaze Palme ve diğerlerinin ümit ettikleri
ölçüde geniş tutulmamıştı ve bu problemlerin Olof Palme’nin öngördüğü
şekilde, her alanda, henüz çözümlenmemiş olduğunu söylemek gerekiyor.
1960’lar İsveç politikasında, batı dünyasının diğer kısımlarında da
olduğu gibi, 1950’lerden daha politik yıllar olmuştur. Palme’yi Parti
Başkanı olarak seçen 1969 Parti Kongresi de eğitim, refah ve
cinsiyetler arasındaki farklılıklar gibi konularda birçok alanlarda
daha geniş bir eşitlik programını benimsemiştir. Program tasarısını
hazırlayan komitenin başkanı, 1930’lardan beri önde gelen bir Sosyal
Demokrat olan, birçok BM görevini üstlenen ve Cenevre Silahsızlandırma
Görüşmelerinde Büyükelçi ve İsveç Delegasyonu Başkanı olarak görev
yapan Alva Myrdal’dı (1902-1986).
Radikal nitelikteki bu program, Devletin rolü ve kamu sektörünün
genişletilmesi konularında 1956 programı ile tamamen aynı çizgideydi.
Program, çok daha toplumcu olan öğrenci-radikalizminin aksine,
eşitlikçi politikalar konusunda işçi hareketine daha pragmatik bir
vurguyu temsil ediyordu. Palme’yi Parti Başkanı ve Başbakan olarak
seçen Parti Kongresi iyimser bir kongreydi.
O tarihlerde, Olof Palme özellikle Vietnam konusunda uluslararası bir
saygınlık kazanmaya başlamıştı. Vietnam’daki Amerikan politikasını
kınamakta çabuk davranmış ve 1965 yazında, Hıristiyan Sosyal
Demokratların bir kongresinde bu olayı tartışan bir konuşma yapmıştı.
Palme esas itibariyle bir anti-sömürgeciydi ve, gördüğü kadarıyla,
Amerikalıların Fransızlar tarafından kaybedilmiş olan eski bir sömürge
savaşını devralmada izlediği yol başarısızlığa mahkumdu; ve bunun da
ötesinde, ahlaki açıdan da eleştirilecek bir davranıştı. Palme,
Saygon’da birbiri ardına çöken askeri diktatörlükleri destekleme
çabalarının, Amerikan politikasının asıl amacı olan komünizme karşı
koymak konusunda boş ve itici bir yol olduğunu da iddia ediyordu.
Yine burada, Palme ile bu tartışmalarda yer alan diğer İsveçliler
tarafından kullanılan söylemlerin, sık sık aynı dönemlerde ABD’de dile
getirilmekte olanlardan alındığı veya onlara uyulduğu şeklinde Amerikan
kamuoyu ile bir bağlantı söz konusudur. Yine de, Palme’nin faaliyetleri
zaman zaman bu yıllardaki Amerikan yönetimleriyle ve özellikle de
Stockholm’deki ABD Büyükelçiliğiyle tatsız görüş alışverişlerine yol
açmıştır.
Şubat 1968’de Kuzey Vietnam’ın Moskova Büyükelçisi ile birlikte
Stockholm’de, Eğitim bakanı olarak gösteri yürüyüşü yapan Palme’ydi. Bu
gösteri yürüyüşünün fotoğrafı Palme’yi gecenin ev sahibi yapmış ve onun
lehine ve aleyhine güçlü duygular uyandırmıştır. Kendisi de Kuzey
Vietnamlı Büyükelçinin o gösteride yer alacağını bilmediğini ve onu
orada görünce şaşırdığını, ancak o noktadan sonra gösteriyi iptal
edemediğini itiraf etmiştir.
Bununla birlikte, Palme Vietnam konusundaki faaliyetini aynı çizgide
sürdürmüştür. 1972 yılbaşında ABD Hanoi’yi bombaladığı zaman, Palme bu
saldırıyı Guernica, Lidice, Katyn ve Treblinka’daki faşist ve komünist
mezalimlerle karşılaştıran bir ifade kullanmıştır. Bu nedenle, bazı
çevrelerde kızgınlık ve öfke, diğer bazı çevrelerde ise takdir ve saygı
uyandırmıştır. Üçüncü Dünya ülkeleri arasında özellikle ün
kazanmıştır.
Bu yıllardaki daha geniş bir eşitlik getirme çabaları temel olarak
çalışma yaşamındaki reformlara yönlendirilmiştir. Çalışanların
ortaklaşa karar verme güçleri sendikalara daha büyük bir etkileme payı
verilerek genişletilmiştir. İşçilerin kontrolü ve ortaklaşa karar
vermeleri konusundaki yeni mevzuat, çalışanların kendi sendika
temsilcileri kanalıyla çoğunluğun kontrolünü ortaya koyacakları ücretli
fonlarına ilişkin daha da tartışmalı görüşleriyle de birleştirilmişti.
Sosyal Demokratlar 1968’de büyük bir seçim zaferi kazandılar. Olof
Palme’nin 1970’teki ilk seçimi buna göre biraz kayıpla sonuçlanmış;
yeni bir Anayasa ile (tek meclisli bir Riksdag (parlamento) ve üç
yıllık görev süresine sahip) gittiği 1973’teki ikinci seçiminde ise,
küçük bir oranda da olsa, biraz daha kayba uğramıştı. Sonuç, Sosyal
Demokratlar ile Komünistlerin diğer üç anti-sosyalist partilere eşit
sandalye sayısına sahip oldukları dengeli bir Riksdag olmuştu.
Olof Palme, anti-sosyalist partilerden biri veya daha fazlasıyla
anlaşarak ve Komünistlerle daha az diyaloga girerek Başbakan olarak
kaldı. Ancak hükümetin gücü azalarak 44 yıllık bir iktidar döneminden
sonra Sosyal Demokratların reformları gerçekleştirmeleri daha da
güçleşmiş ve 1976 seçimleri Parti’yi iktidarı anti-sosyalist bir
koalisyona devretmek zorunda bırakmıştı. Olof Palme şimdi Muhalefet
Lideri olmuştu.
Muhalefetteki yıllar ve iktidara dönüş
Olayların bu şekilde gelişmesi, sadece hükümet değişikliğini
kolaylaştıran yeni anayasayla değil, aynı zamanda tamamen yeni bir
konuyla, nükleer güç ile de bağlantılıydı. Anti-sosyalist muhalefet
şimdi, nükleer güç konusunda uzlaşmaz bir muhalif tutum izleyen Merkez
Parti Başkanı Thorbjörn Fälldin gibi bir lider kazanmıştı. Ona seçimi
kazandıran konu buydu.
Olof Palme, İspanyol sosyalist önder Felipe Gonzales ile
Ancak yeni üçlü koalisyon, nükleer güç taraftarı liberal-muhafazakar
Ilımlı Parti’yi de içeriyordu. Hükümet bu konu nedeniyle 1978’de sona
erdi ve 1979’da anti-sosyalistler yeni bir seçim zaferi kazanarak
paçalarını kurtarabildiler. Yeni bir üç-partili koalisyon oluşturuldu,
ancak bu da vergilendirme politikası kayalıklarına çarparak battı; ve
Palme liderliğindeki Sosyal Demokratlar 1983’te tekrar iktidara
geldiler. 1973 ile 1983 arasındaki on yıl boyunca, günümüz İsveç
politikası için alışılmadık bir gelişme olan, iktidardaki hükümetin
Riksdag’daki ve daimi komitelerdeki zeminini kaybetmesi durumu ortaya
çıktı. Yine bu sırada, diğer batı ülkelerinde olduğu gibi, İsveç petrol
krizi ve diğer ekonomik güçlüklere de maruz kalmıştı.
Nükleer güç konusu referandumla ve yavaş yavaş kaldırmayı öngören bir
kararla çözümlendi. Ücretli fonları konusu, reformu zararsız bir hale
getiren, sosyalist emellerin kapsamlı bir biçimde azaltılmasıyla çözüme
kavuşturuldu. Ekonomik krize ilişkin sorunlar ise uluslararası düzelme,
petrol fiyatlarındaki düşüş ve ehil bir mali yönetim faktörlerinin bir
kombinasyonuyla kademeli olarak giderildi. Sosyal Demokraside yeni bir
iyimserlik mevcuttu ve Olof Palme politik kariyeri aniden son
bulduğunda İsveç’te “yeni-liberalizm” karşıtı heyecanlı bir kampanya
yürütüyordu.
Olof Palme, 28 Şubat 1986 gecesi Stockholm’de gittiği bir sinemadan
çıkışında, yanında korumaları bulunmadığı bir sırada, sokakta eşiyle
birlikte yürürken vuruldu. Birkaç saat içerisinde halefi atandı ve yeni
Hükümet, politikalarında hiçbir değişiklik olmayacağını bildiren bir
deklarasyon yayınladı. Olayların gelişimi bir felaket durumunda bile
açık İsveç toplumunun politik dengeyi bozucu hareketlere karşı nasıl
davranacağının görülmesini sağlamaktadır.
Olof Palme, kendisi gibi bir suikaste kurban giden yoldaşı Anna Lindh ile
Büyük bir olasılıkla, İsveç halkının büyük bir çoğunluğu, Olof
Palme’nin ölümüne, bunları yabancı devlet adamlarından duyana ve
bunların çok önemli bir bölümünü onun cenaze töreninde görene kadar,
onun uluslararası kimliğinin pek farkında olmamıştır. Bunun aksine,
bazı anti-sosyalist muhalefet kesimleri uzun süre Palme’nin
uluslararası alanda önemsiz bir kişilik olduğunu ve tam tersine acemi
ve taşralı bir kişilik olduğunu iddia etmişlerdi.
Birçok soru gibi bu da daha sonraları yanıt bulacaktı. Ancak her
olayda, 1970’lerin başından sonra, öncelikle Batı Almanya Şansölyesi
Willy Brandt, Avusturya Şansölyesi Bruno Kreisky ve Olof Palme
tarafından tasarlandığı şekilde canlanmaya başlayan ve Sosyal Demokrat
Partilerin oluşturduğu sözde Sosyalist Enternasyonal içerisinde Palme
kuşkusuz önemli bir rol oynamıştır. Palme kalkınma konusundaki yardıma
ilişkin geniş bir gözlem raporu yazmış olan Brandt Komisyonunda da yer
almış; ve silahsızlanma konusunda öneriler ortaya koyan Palme
Komisyonuna da şahsen başkanlık etmiştir. İran ile Irak arasındaki
savaşta BM Genel Sekreteri adına aracılık da yapmıştır.
Palme bağlantısız ülkelerin önde gelen şahsiyetleriyle, örneğin Indira
Gandhi ve Tajiv Gandhi ile de iyi ve yakın gayri resmi ilişkiler
içinde olmuştur.
Sosyalist Enternasyonal, aktif kariyeri boyunca Palme’ye yol göstermiş
olan demokratik reformculuk, anti-sömürgeci bağımsızlık ve
anti-komünizm gibi fikirleri içinde barındırmaktadır. Özellikle Üçüncü
Dünya içerisinde aktif rol oynamış ve oradaki ulusal hareketler ile
Batı’daki Sosyal Demokratlar arasında bir köprü fonksiyonunu
üstlenmiştir.
Sosyal Demokrat görüşlere uygun olarak, sendikal organizasyonlar da bu
işbirliği içerisinde yer almışlardır. Üçüncü Dünya ülkelerindeki
demokratik gelişmelerin desteklenmesi için aktif bir sendika
hareketinin yapılandırılması gerektiği tartışılmış ve hareket Latin
Amerika’da olduğu gibi sendikaları engelleyenleri kınarken
Polonya’dakileri içtenlikle desteklemiştir.
Brandt Komisyonunun önde gelen görüşü varlıklı ve fakir dünyalardaki
ekonomik gelişmelerin birbirleriyle bağlantılı olduğu idi. İleri
derecede endüstriyelleşmiş ülkelerin Üçüncü Dünya’daki süratli ekonomik
gelişmelerde çıkarları bulunduğunu göstermek üzere bir girişimde
bulunulmuş olup rapor, bu amaç doğrultusundaki pratik önerilerden
oluşan kapsamlı bir listeyle son bulmaktadır.
Olof Palme Üçüncü Dünya liderleriyle birçok yakın temaslarda bulundu.
Palme Komisyonu da, benzer bir biçimde, Doğu ve Batı’nın meşru güvenlik
gereksinimleri bulunduğunu tartışmış be yayımladığı rapor da buna son
derece uygun bir biçimde “Ortak Güvenlik” olarak adlandırılmıştır.
Komisyon’un düşüncesine göre, bir blok için üstün askeri kaynaklara
dayalı tek taraflı bir güvenliğin talebi hiçbir zaman mümkün olamaz.
Tam aksine, bu yöndeki her ideolojik saldırganlık, akıl almaz ölçüde
yıkıcı bir nükleer potansiyele sahip olan dünyada evrensel güvenlik
için bir tehdittir.
Belki de, zenginlerle fakirler arasındaki bu ortaklık görüşleri ve Doğu
ile Batı arasındaki yumuşamaya, Olof Palme’nin küçük ve homojen bir
ülke olan kendi memleketi İsveç’te temsil ettiği birlik ve ortak
yararların özendirilmesi görüşlerinin global bir yorumu olarak
bakılabilir. Bunu süper güçlerin liderleri nadiren istekli bir biçimde
onaylamakta, ancak dünyanın küçük ülkeleri buna daha çok sahip
çıkmaktadırlar.
Palme yeni-liberalizmi bir egoizmin şekli ve birlik ve bütünlük
gereksinimi duymayan mevki sahibi, akıllı insanların kendini
beğenmişliği olarak gördü. Yeni-liberalizme, 30 yıl boyunca adım adım
oluşturmaya ve geliştirmeye çalıştığı refah toplumu için bir tehdit
olarak baktı.
Olof Palme, uluslararası bir dinleyici kitlesi karşısında yaptığı son
konuşmalarından biri olan Harvard Üniversitesindeki konuşmasında,
işsizliğin sadece sağlıkların bozulması, ölüm oranlarının yükselmesi,
intihar olaylarının çoğalması ve ailelerin parçalanması ile suç,
fahişelik ve uyuşturucu kullanımı olaylarının artması gibi sonuçlar
doğuran ekonomik bir kayıp ve sosyal bir sorun olmadığını söylemiş;
aynı zamanda açık ve demokratik toplum için bir tehdit de oluşturduğunu
dile getirmişti.
Eğer büyük insan grupları ve özellikle de genç insanların iş talepleri
reddedilecek olursa, yaşam onlara gereksinim duyulmadığını ve
çalışmadan krizin atlatılmasına katkıda bulunabileceklerini
söyleyecektir. Bu da güvensizliği, dışlanma duygusunu ve demokratik
kurumlara karşı düşmanlığı yaratır.
Palme bu zeminlerde ekonomik ve sosyal eşitlik politikasını da
savunmuştur. Çalışmakta olan kişilerle çalışmayan kişiler arasındaki
boşluktan daha büyük bir uçurum yoktur ve işsizlik tehlikesi içerisinde
yaşayan kişi saygınlığı en az olan kişidir. Bu nedenlerle de, pazar
mekanizmaları konusunda daha serbest bir alan yaratmak için
yeni-liberalizme ve yeni-muhafazakarlığa saldırmıştır.
Aktif bir istihdam ve refah politikasının sürdürülmesi, iş güvenliğinin
güçlendirilmesi, çalışma yaşamı koşullarında reform yapılması ve iş
ortamının geliştirilmesi becerisine sahip güçlü bir sendika hareketi
ile güçlü bir hükümet konuları için uğraş vermiştir. Bunun,
sendikacılığın endüstri için gerekli yenilenme ve rasyonelleşmeye
olduğu kadar uluslararası rekabet gücünün sürdürülmesinde de yol
açabileceği tek zemin olduğunu savunmuştur.
Onun savunduğu biçimde refah evrenseldir. Eğer vergi ödeyen insanlar
refaha kendiliklerinden katkıda bulunmayıp kişisel çözümler arıyorlarsa
ve, aynı zamanda da, vergilendirme geliri daha az ayrıcalıklı kişilere
yönelik sözde güvenlik ağlarına gidiyorsa; bu, sosyal birliği bozacak
ve vergi ödeyenlerin tepkisine yol açacaktır. Palme yaygın katılımın
öneminden ve herhangi bir kar motifi olmayan bir refah politikasından
söz etmekteydi.
Ve böylece onun uluslararası tartışmalara son belli başlı katkısı,
1980’lerin dünyasındaki İsveç modelinin savunulması oldu. Eleştirilerin
iddialarının aksine, Palme bu modelin ekonomik verimlilik ve bireysel
özgürlük için bir tehdidi simgelemediğini savunmaktaydı. Tam tersine,
bu politika, sendikacılık ve diğer faaliyetlerin de desteğiyle, özel
girişimciliğin dinamizminin ve bireysel yaratıcılığın, özendirilmesi
anlamına geliyordu. Bu yolla, yukarıdan-aşağıya hükümetin bürokratik
bir toplumunu yaratmadan “sosyal mühendislik” üstlenilebilecekti.
Temel olarak bu, toplumun Aydınlanma, akılcılık ve ilericilik
geleneklerine iyimser bir bakış açısıdır. Palme iyimser bir düşünürdü
ve onun politik görüşü muhtemelen daha da iyimserdi. Onun iyimserliği,
büyüyen ekonomik ve sosyal eşitsizliklerle her türlü politik baskının
tehdit ettiği bir dünyada, demokrasinin potansiyelleri ve sosyal
adalet yaratma umudu ile ilişkiliydi.
Olof Palme’nin öldürülmesi sadece partide ve politika dünyasında üzüntü
ve Sosyal Demokrasi sınıflarında kızgınlık yaratmakla kalmadı. Açık
toplum adına ve şiddet, terör ve savaşa karşı ulusal bir oluşumu da
harekete geçirdi. Palme’nin her zaman son derece tartışmalı bir
politikacı olmasına karşın, ölümünden sonra kamuoyu onun şiddet-karşıtı
ve barışçıl pazarlıklar ile yumuşamaya dayalı görüşleri etrafında
birleşti. Ölümünü izleyen aylarda Olof Palme’nin imajı üzerinde egemen
olan buydu ve İsveç halkı da kendi toplumlarını bu şekilde görmek
istiyordu.
Kaynak: Gunnar Fredriksson, Stockholm’de yayınlanan “Aflonbladet”
günlük akşam gazetesinde baş editörlük yapmış bir gazetecidir. Bu
kitapçıkta ifade edilen görüşlerden yalnızca yazarın kendisi
sorumludur. İngilizceye Çeviri: Roger G. Tanner, İsveç basımı, Ord
& Form AB, Uppsala, 1986, Türkçe Çeviri için Mehmet Karaoğlu.
Yazıyı alıntıla | Okunma: 1138
|