Niyazi Sayın
 12 Şubat 1927’de İstanbul’da doğdu. Üsküdar Musıki Cemiyeti’ne devam etti. Neyzen Gavsi Baykara’dan birkaç ders aldıysa da, asıl ney hocası, Cumhuriyet döneminin çok değerli neyzenlerinden biri olan neyzen ve ressam Halil Dikmen’dir. Dikmen’den aldığı ney dersleri on beş yıl sürdü. 1952’de İstanbul Belediye Konservatuvarı’nı bitirdi. Bu arada Hamparsum notasının iki şeklini de öğrendi. Ebru sanatının başlıca ustalarından biri olarak tanınan Mustafa Düzgünman ile, saray müezzinlerinden Muzıkalı Muhiddin Efendi’den dinıî; Zekâi Dede’nin öğrencilerinden udıî Hüseyin Fahri Tanık (1872-1953), Dr. Hâmid Hüsnü Bey (1868-1952) ve udıî Vahit Bey’den de pek çok dindışı eser meşk etti. 1950’de, Üsküdar Musıki Cemiyeti’ne devam ederken neyzen Süleyman Erguner’in teklifi ile İstanbul Radyosu’ndaki saz eserleri programına katıldı. Aynı yıl İstanbul Radyosu’na da girdi. 1951 - 1952 yayın döneminde Mesut Cemil yönetimindeki “Klasik Koro”nun radyo konserlerinde ney üflemeye başladı; korodaki görevini Mesut Cemil’in ölümüne, 1963’e kadar sürdürdü. 1960 - 1963 arasında radyoda Mesut Cemil ile birlikte ikili saz eserleri çaldı. Mesut Cemil’in ölümünden sonra İstanbul Radyosu Klasik Türk Musıkisi Korosu şefliğine getirilen Nevzat Atlığ zamanında da koroda ney üflemeye devam etti. 1956’dan 1976’ya kadar Münir Nurettin Selçuk yönetimindeki Belediye Konservatuvarı İcra Heyeti’nde ney üfledi. 1976’da, yeni açılan Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı’na ney öğretmeni olarak girdi. Her yıl aralık ayında Konya’da düzenlenen “Mevlana’yı Anma” haftalarında okunan mevlevıî ayinlerinde yıllarca neyzenbaşı olarak görev aldı.
Sayın İstanbul Radyosu’nda otuz yıl ney üfledi. İcracılığı dışında,
1954-1955 yıllarında Cevdet Çağla Müzik Yayınları şefiyken, şef
yardımcısı olarak çalıştı, arşiv çalışmalarını da yürüttü. 1980’de
İstanbul Radyosu’ndan emekliye ayrıldı. 1980-1981 öğretim yılında
ABD’de Seattle’daki Washington Üniversitesi’nde bir öğretim yılı
boyunca Türk musıkisi ve ney dersleri verdi. İstanbul’daki Türk
Musıkisi Devlet Konservatuvarı’ndaki ney öğretmenliğini bügün de
sürdürüyor.
Niyazi Sayın son elli yılın en ön sırada yer alan büyük bir neyzenidir.
Onun ney üfleyişinde derhal dikkati çeken şey, neyden çıkan, benzerine
az rastlanabilecek dolgun, zengin, pürüzsüz sestir. Ney üfleyişi bu
bakımdan hemen ayırt edilir.
Niyazi Sayın neyde, her şeyden önce tek tek perdelerin değerini en
uygun biçimde verme kaygısını gütmüştür. Ney öğretmeni Halil Dikmen
Galata Mevlevıîhanesi’nin son neyzenbaşısı Emin Yazıcı’nın, o da Aziz
Dede, Hüseyin Fahreddin Dede, Hakkı Dede gibi ünlü neyzenlerin
öğrencisi olduklarından, Sayın’ın ney tavrının gerisinde zengin bir
gelenek vardır. Ama onu bu gelenekle açıklamaya çalışmak yanıltıcı
olur. Niyazi Sayın gelenekten aldığını olduğu gibi sürdürmemiştir;
geçmişten aldığıyla yetinmemiş, ney üzerinde yeni pozisyonlar
geliştirmiştir. Halil Dikmen’in kullandığı ve uyguladığı dudak titretme
(dudak vibratosu), baş ve gövde duruşu ile parmak açılışlarını yeniden
düzenleyerek, neyde yeni bir teknik uygulamıştır. Parmakların bu
şekilde kullanılması, hem perdelerin göçürme (transpozisyon) yoluyla
daha çok perdeye aktarılmasını sağlamış, hem de saza kıvraklık
getirmiştir. Niyazi Sayın’ın icrasındaki çekicilik, sadece “neyi güzel
üfleme”nin değil, öncelikle yepyeni bir tekniğin ürünüdür. Sayın’a
göre, geliştirilen yeni pozisyonlar, her şeyden önce, basılan
perdelerin tek tek hakkını tam olarak verebilme kaygısının bir sonucu
olarak uygulanmalıdır.
Niyazi Sayın sazının imkânlarını zorlamıştır. Örneğin, neyde ritmik,
kesik sesleri vermek zordur. Neyzenlerin çoğu da “uzun sesler”le
üflerler sazlarını. Ama Sayın’ın gerektiğinde, ritmik sesleri de
rahatça verebildiği görülür. Öte yandan, “uzun sesler”i de çok güzel
biçimde biçimde kullanır. Tek bir perde üzerindeki çok uzun sesleri
başka seslerle zenginleştirerek çok etkileyici nağmecikler üretir.
Neyde hem pest sahada, hem tizlerde aynı başarıyla gezinmek kolay
değildir. Niyazi Sayın pestlerde olduğu kadar tizlerde de hiç
bocalamadan tertemiz, çok parlak sesler verir, büyüleyici nağmeler ve
çeşniler yaratır. Onu özellikle daha zor olan tizlerde seyrederken
dinlemek başlıbaşına bir musıki ziyafetidir.
Niyazi Sayın taksim formunun çok üstün, yaratıcı bir yorumcusudur.
Taksim, onun için, hiçbir zaman bir “seyir gösterme” işi değil, “beste”
gibi, başlıbaşına bir musıki şeklidir. Taksimlerinde teknik ustalığını,
kusursuz üfleme tekniğini, falsosuz sesleri, geniş makam bilgisi, geçki
zenginliği ile birleştirir, Türk musıki sanatının inceliklerini
yansıtan makamdan makama sürprizli geçişlerle taksimi doğaçlama bir
“beste”ye dönüştürür. Çok uzun bir süre taksim ederken bile
yeknesaklığa düşmez. Yarım saat, hatta daha da uzun süren taksimleri
vardır. Söz gelimi otuz dakika kadar süren “pençgâh solo”sunun hiçbir
yerinde yeknesaklık görülmez (bkz. Niyazi Sayın, Sadâ, Mega Müzik,
34.Ü. 963, 2001, no. 1). Onsekizinci yüzyılın ortalarında İstanbul’da
bulunan Fransız gözlemci Charles Fonton Türk musıkisi hakkında yazdığı
çok ilginç kitapçıkta “İstanbul’da saatlerce taksim edebilen”
sazendeler olduğunu görmüştü (bkz. 18. Yüzyılda Türk Müziği, çeviren
Cem Behar, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1987, s. 72). Bu gözlemi
anlayabilmek, yani bir taksimin bu kadar uzun sürmesini anlamak pek
kolay değildir. Ama bir taksimin saatlerce sürebilmesini bizler bugün
ancak Niyazi Sayın’ı dinledikten sonra anlayabiliyoruz.
Eski Türk musıkisinde “taksim-i küll-i külliyat” denilen bir icra şekli
vardı. Bir sazende kendi gününde kullanılan bütün makamları, örneğin
elli, altmış makamı uzun bir taksimle art arda gösterirdi. Niyazi Sayın
bütün makamları göstermek gibi görevle kendini bağlamaz, ama
“külliyat”ı veren sazende kadar uzun solukludur; söyleyecek sözü
tükenmez.
Niyazi Sayın’ın taksimlerinin bir başka özelliği “atmosfer”
yaratmaktaki başarısıdır. Giriş taksimlerinde olsun, ara taksimlerinde
olsun, daha ilk notalarda dinleyiciyi okunacak eserin dünyasına çeker.
Bayatıî mevlevıî ayininin başındaki taksimini (bkz. Bayatıî Mevlevıî
Ayini, yöneten Ulvi Erguner, Aras LP 21005) burada bir örnek olarak
anabiliriz. Bu taksim daha ilk saniyelerinde yarattığı müzikal
gerilimle dinleyiciyi bu nefis ayinin mistik, esrarlı dünyasına çeker.
Ama okunacak eser, dindışı bir eserse, o mistik saz, ney, bu defa
dünyevıî terennümlerle konuşmaya başlar. Bu durum, belki bütün iyi
sazendelerden beklediğimiz, olması gereken bir şeydir. Ama Niyazi Sayın
bu noktada da yerleşik ölçüleri aşar, beklentilerimizin çok üstüne
çıkar.
Bir musıkişinasın sanat gücü sadece solo icrada ortaya çıkmaz.
Sazendenin toplu icraya katkısı da çok önemlidir. İkili, üçlü beraber
saz taksimlerinde “söz”ü alıp götürüşü, ortaklaşa üretilen ezginin
akışına müdahalesi, sonra sözü en uygun yerde saz arkadaşına bırakması,
kimi zaman saz arkadaşının kurduğu ezgiye arka planda kalarak destek
verişi, onu besleyişi, zaman zaman sazının değişik ses renklerini ve
tınılarını ortaya sermesi ile Niyazi Sayın doğaçlama sanatını toplu
icrada da en üst seviyeye çıkarmıştır. Besteli ezgilerin çalındığı
toplu icrada da, sazının sesini her zaman duyurabilmesi, asıl ezgiye
alternatif ezgicikler üretmesi, boşlukları şaşılacak bir ustalıkla
doldurması ile varlığını her zaman etkili bir biçimde hissettirmiştir.
Kaynak: kalan.com
Yazıyı alıntıla | Okunma: 1222
|