Mahmut Erdal
 Sivas’ın Divriği İlçesine bağlı Çamşıhı adı verilen bir beldenin dokuz parça köyünden biri olan Şahin Köyü’nde (1) 1938 yılında doğar. Babası “Kambur Hoca” lakaplı Mustafa Erdal, annesi “İsa Ana” lakaplı İsmihan Erdal’dır. Babası, Yemen’de şehit olan kardeşi Mahmut’un ismini şânıyla yaşasın diye oğluna vermiştir. Mahmut Erdal ilkokulu köyünde bitirir (1950). Daha küçük yaşta iken yakın akrabası olan Şirin Hanım’la evlendirilir (1954).
1955 yılında babasının samanlığa sakladığı üç çuval buğdaydan birini gizlice satar ve aldığı parayla doğruca Ankara’ya gider. İlkokul çağlarında iken çalmaya başladığı bağlaması da yanındadır. Amacı Ankara Radyosu’nda program yapan hemşerisi Muzaffer Sarısözen’e ulaşmaktır. “Ayağında kara lastik, bacağında yamalı pantolon, omuzunda sazı” olduğu halde düşer büyük şehrin yollarına. Hayalinde radyo sanatçısı olmak vardır. Nitekim dileğini kısmen de olsa yerine getirmeyi başarır. O yıllarda Mecliste odacılık yapan kirvesi Hüseyin Kara’nın yardımıyla Refik Koraltan’dan aldığı kartvizit, Sarısözen’e ulaşmasında aracılık edecektir. Koraltan’dan aldığı kartvizit Sarısözen’e ulaşmasını sağlar ama asıl amacı bu değildir Mahmut Erdal’ın...Yurttan Sesler Topluluğu’nun programına katılmak ister O.. Mahmut Erdal yaşamındaki bu önemli dönemeci nasıl yaşadığını, Sarısözen’le nasıl tanıştığını şöyle anlatır: “Nihayet Koraltan’dan kartviziti aldığım günün ertesi Radyoevi’nin kapısına dayandım. İki saatlik bir beklemeden sonra Sarısözen geldi. Odacı ‘bu âşık sizi bekliyor’ deyince ‘gelsin odama’ dedi. Koraltan’dan aldığım katviziti Sarısözen’e uzattım. Kartviziti okumadan yırttı çöp tenekesine attı ve ‘çıkar bakalım sazını’ dedi. Sıtkı Baba’dan Ah Edip Ağlamak Bana mı Düşmüş’ü çaldım, söyledim. Çok beğendi, ‘işte tavsiye mektubu budur’ dedi. O gece Yurttan Sesler’in programında beni de anons etti. Bir de Benim İçin Ötün Turnalar’ı okudum. İlk Radyo maceram böyle oldu”(2).
Bu olayın ardından memleketine döner. 1958 yılında Divriği Demir
Madenleri’nde işe başladıktan bir süre sonra 1961 yılında askere gider.
1963 yılında teskere alarak memleketine gelir. Mahmut Erdal bu süre
içinde devamlı saz çalıp türkü söyler. Bağlamayla tanıştığı ilk günden
itibaren öncelikle yöresindeki ustaları dinler, onları izler. Pir
Sultan, Kul Himmet, Nesimi çizgisindeki âşıkların deyişlerinden ilham
alır. Kendi kuşağından Ali Metin, Aşık Hüseyin gibi âşıklarla sürekli
irtibatta kalarak geleneğin içinde pişer. İlk dönemlerinde “usta malı
deyiş” söyleyen her âşık gibi, O’nun da kendi deyişlerini çalacağı,
söyleyeceği bir gün gelecektir...
Mahmut Erdal 1960’lı yıllarda artık iyiden iyiye bu mesleğin kendisi
için vazgeçilmez olduğunu anlamıştır. Bu doğrultuda çalışmalar yapmak
için büyük çabalar gösterir. Askerlik dönüşünde Yıldıray Çınar’a
verdiği beş türküyle artık profesyonel müzik dünyasının içine
girmiştir. 1964 yılında Ankara Radyosu’nda göreve başlar. Yine aynı yıl
Radyoda açılan “mahalli sanatçı” sınavını kazanır: “Bu sırada Şemsi
Belli’nin Adım Adım Anadolu programı devam ediyordu. Ara sıra Semsi
Belli’nin konuğu oluyordum. Bu nedenle ismim yavaş yavaş duyulmaya
başlamıştı. O yıllarda Turan Fevzioğlu Sivas milletvekili idi... Beni
Ankara Radyosu’nda bir işe koyması için yalvardım. Rahmetli Fevzioğlu
adımı not etti ‘ilgileneceğim’ dedi. Fevzioğlu Prof. İsmet Giritli’ye
söylemiş, İsmet Giritli de Radyoevi’nin müdürü Yılmaz Hiçyılmaz’a
söylemiş olacak ki müdür bana, ‘sana şimdilik bir görev verelim ileride
bir şeyler yaparız’ dedi. Ben büyük stüdyoda görevlendirildim.
Mikrofonları indirip kaldıracaktım. Stüdyonun temizliği de bana
verilmişti. Bu iş altı ay kadar sürdü. 1965 yılında yöre sanatçıları (o
zamanki adıyla mahalli sanatçılar) için sınav açıldı. Bu sunavı mahalli
sanatçı olarak Ankara’da Neşet Ertaş ile ben, İstanbul’da da Âşık Daimî
kazanmıştı”(3).
Bu yıllar Mahmut Erdal’ın altın yılları oldu denilebilir. Zira artık
sesi radyolardan işitilir, halk gecelerine sıklıkla konuk olur. 1966
yılında Grafson firmasından çıkan ilk plağı ile müzik sektörünün ayrı
bir platformunda da var olduğunu gösterir. Bu çalışmalarını öylesine
ilerletir ki 1966-1974 yılları arasında 85 adet 45’lik plağını
dinleyicilerle buluşturur. 60’lı yıllar siyasal açıdan Türkiye’nin yeni
bir sistem içinde yer aldığı yıllardır. 1961 Anayasasıyla oluşan bu
yeni ortam ve dünyadaki siyasi hareketler Türkiye’de çeşitli biçimlerde
yorumlanmış, “köy-kent”, “zengin-yoksul”, “halk-seçkinler” türünden
ikilemler iyiden iyiye ortaya çıkmıştır. Mahmut Erdal da beslendiği
kültür kanalları gereği yaşanan değişime kayıtsız kalmaz/kalamaz. Yeni
oluşum içinde aktif değilse bile dolaylı olarak yer alır. Bu siyasi
hareket merkez sol biçiminde tanımlanabilir... 70’li yıllar bu yapının
daha da derinleştiği yıllardır. Bu dönemde âşıkların siyasal
çizgilerini belirginleştirip o yönde çalışmalar yapmaya eğilimli olduğu
yıllardır; ancak Mahmut Erdal için bu türden belirlemeler çok kolay
olmaz... Üstelik bu yıllara gelindiğinde, plaktan, konserlerden
kazanılan parayla dört çocuk ve bir ev geçindirmek kolay değildir.
Ayrıca TRT’deki “mahalli sanatçılık” görevi de buna izin
vermeyecektir...
1970’li yıllar Mahmut Erdal’ın yaşamında derin içsel çelişkiler,
toplumsal çalkantıların kişisel sorumluluğu ve maddi kaygılarla geçer.
1976-1977 yıllarında Almanya’da 7 adet kaset çıkarır. Ancak iç
çelişmeleri ve özel hayatındaki bazı sorunları, mesleğin en verimli
döneminde O’nun sazından ve sesinden ayrılmasına sebep olur... Yine bu
dönemde TRT ile de ilişkisi kesilir. O da geçimini temin etmek için
ticarete atılır. Tâ 1992 yılına kadar camiadan uzak durur. 1992
yılından itibaren şiir yazmaya ve yazdığı bu şiirleri ezgilendirmeye
başlar. Bunlardan bir kısmını Yine Dertli Dertli-Barışa Semah Dönenler
ile Bir Ozanın Kaleminden (4) adlı kitaplarında ve Çarelerim ,Yine
Dertli Dertli , Bir Gün Anlarsın adlı albümlerinde değerlendirmiştir.
Halen İstanbul’un Yeni Bosna Semtinde yaşamaktadır.
Mahalli Sanatçılıktan Âşıklığa
Mahmut Erdal’ın âşıklık geleneği içindeki yerini ele alırken çağdaşı
âşıklardan farklı özellikler göstermesi sebebiyle ayrı bir biçimde
incelemek yerinde olur. Öyle ki âşıklık geleneğinde sıkça rastlanan bir
durum olan, âşığın ilk dönemlerden itibaren kendi şiirlerini
söylemesi/yazması keyfiyeti Mahmut Erdal’da görülmez. O daha çok ilk
dönemlerinde usta malı deyişleri icra eden mahalli sanatçı kimliğindeki
âşık tipini bizlere hatırlatır. Biz Mahmut Erdal’ın “mahalli
sanatçılığını” ve “âşıklığını” üç dönem içinde değerlendiriyoruz;
bunlar: 1955-1965 yılları arasındaki “ilk dönem”, 1965-1992 yılları
arasında kalan “ikinci dönem” ve 1992 yılından günümüze kadar gelen
“üçüncü dönem”dir.
Mahmut Erdal 1955 yılında Muzaffer Sarısözen’in yanına gittiğinde daha
17 yaşında olan bir gençtir. Bu dönemde âşıklıktan öylesine uzaktır ki,
yalnızca köyünde, beldesinde, yakın çevresinden duyduğu deyişleri (Usta
malı) ve türküleri çalıp söylemektedir. Ayrıca bu dönemin başlarında
düzensiz olan hayatı da dönem içinde şekillenmeye başlar: Evlenir,
çocukları olur, Ankara’ya yerleşir, işe girer vs. Bu dönemde ne O’nun
dilini çözecek olaylar yaşanır (!), ne de O sosyal olaylara ilgi
gösterir. Bu dönem, O’nun hayata ve mesleğe hazırlanması için gereken
“ilk dönem”dir.
İkinci Dönem Mahmut Erdal’ın hayatının en renkli dönemidir. Mesleki
bakımdan tecrübe kazanması, toplumsal konulara ilgi duyması, resmi ve
özel müzik kuruluşlarıyla yakın temasta bulunması hep bu dönem içinde
gerçekleşmiştir. Erdal, Çamşıhı yöresi adı verilen ve bu yöreye özgü
çalış ve söyleyiş tavrı (5)olan türküleri, deyişleri ve bilhassa uzun
havaları gerektiği gibi icra eden ender kişilerden birisidir. Ancak
âşık kimliği hâlâ oluşmuş değildir. Zira O seslendirdiği bazı
türkülerin sözlerinde etkin rol oynamıştır ama, bu durum O’nun dilinin
çözüldüğü anlamını taşımaz. Bu dönemde tanıştığı ve birlikte olduğu
arkadaşları, sosyal çevresi ve dönemin sosyal koşulları hayatında
belirleyici rol oynamaya başlar. İlk dönemin hayata hazırlayıcı
özelliği gibi bu dönem de O’nu âşıklığa hazırlayan bir süreci kapsar.
Ve 1992 yılından itibaren kendi şiirlerini yazan/söyleyen, usta malı
ve/veya yerel melodilerin yanında kendi doğdurduğu ezgilerle bu
şiirleri icra eden âşık tipi ortaya çıkmıştır artık. Bu dönem, Erdal’ın
gerek mahalli sanatçı olarak, gerekse âşık olarak meslekteki olgunluk
dönemidir. O, son dönemde ortaya çıkan âşık/ozan kimliğinden çok, ilk
ve ikinci dönemde var olan mahalli sanatçı kimliği ile geniş kitlelere
seslenmiştir ve bu sayede tanınmıştır. Özellikle derleyip aktardığı
türküler, Çamşıhı yöresinin uzun havaları, deyişler ve semahlar ile
halk kültürüne büyük katkılar sağlamıştır. Elbette âşıklığı da en az
diğer vasıfları kadar önemlidir. Mahmut Erdal’ın halk sanatçılığı ve
âşık/ozan kimliği üç bakımda önem taşır. Bunlardan biri teknik, diğer
ikisi kültürel ve ideolojiktir:
1) Yöresinin türkülerini, manilerini, deyişlerini kısaca ses kültürünü
derleyip, onları yeniden icra eden mahalli sanatçılığı ve bunun
uzantısında ortaya çıkan ozan kimliği
2) Dede soyundan gelen âşıklar/ozanlar içinde farklı bir yer taşıması
3) Yakın dönem Alevi aydınlanmacılığı içinde yer alan ideolojik görüşün
izdüşümü sayılabilecek Atatürkçü düşüncenin özgün bir temsilcisi olması.
Bu başlıkların her birisi üzerine söylenecek çok söz olmasına ve Mahmut
Erdal’ı daha etraflıca anlamak gereği doğmasına karşın, biz kısıtlı
albüm kitapçığı içinde ancak bu ana hatları vermekle yetiniyoruz. Âşığı
tanımanın bir başka yolu olan şiirlerinden kısa alıntılarla, O’nun
fikir hayatını kısaca ele almak sanırız yararlı olacaktır. Mahmut
Erdal, Hüseyin Abdal soyundan gelme ocakzâde bir âşıktır. Alevilik O’
nun için kutsal bir yoldur. Bu yolun içinde bulunan mürşitlik makamında
olanlar da, pirlik makamında olanlar da önemlidir, uludur. İşte Pir
Sultan da böylesi kişilerden biridir Erdal için:
Ozanların mürşidisin pirisin
Yanar bu bağrımda közün Pir Sultan
Bence sen bir evliyalar erisin
Kıblegâhtır bana yüzün Pir Sultan
..............
Yine aynı deyişte Pir Sultan’ın yolundan gittiğini şu sözlerle ifade eder:
Felsefen düşüncen güçsüzden yana
Can feda eyledin candan canana
Mahmut Erdal gibi nice ozana
Pusula olmuştur izin Pir Sultan
1960’lı ve 70’li yılların politik ortamında pek çok acıyı yaşadıktan
sonra –geç de olsa- toplumsal konular üzerine şiir söylemeye başlar. Bu
dönemde (1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren) şiirlerinde daha
çok, “gericiliğe”, “sömürü düzenine” karşıtlık vardır. Bununla birlikte
Atatürk ve devrimlerini öven, vatan severliğe vurgu yapan şiirleri de
azımsanmayacak sayıdadır.
Böyle adalette böyle düzende
Atsınlar zindana suçsa ne yazar
Din iman değildir yoksulun derdi
Ha İsa, ha Musa putsa ne yazar
..............
Başka bir deyişinde ise:
Mahmut Erdal der ki, bu nasıl haldı
Cehalet oynadı yobaz tef çaldı
Babadan dededen miras mı kaldı
Eşekler değişti sen değişmedin
Atatürk ve devrimleri için de şöyle söylüyor:
Şanlı Ata’m anıtından bir çakıl
Sökemezler devrimlerin var iken
Vatan toprağında şer tohumunu
Ekemezler devrimlerin var iken
.............
Mahmut Erdal sil gözünün pasını
Sarığa kul etme kafa tasını
Meşalen yanında gaz lambasını
Yakamazlar devrimlerin var iken
Elbette O da her halk ozanı gibi aşk ve sevda üzerine söylemeden edemez:
Mecnun etti bir güzelin bakışı
Yaktı bu bağrımı ateşe benzer
Yalın kılıç gibi kirpiği kaşı
Gözünün ziyası güneşe benzer
.....................
Zaman zaman güzelleri inceden inceye alaya almayı da ihmal etmez:
Mahmut Erdal der ki, bir zarif sazdın
Mevsimler içinde bahardın yazdın
Ödünsüz, gururlu bir güzel kızdın
Birkaç nikâh yemiş dula dönmüşsün
Ama sevdiğinden haber alamadı mı her âşık gibi hâli yaman olur Mahmut
Erdal’ın. Bu yüzden anılmak, hatırlanmak ister; görmek sarılmak ister
sevdiğine:
Beklerim selamın seher zamanı
Ilgıt ılgıt esen yel ile gönder
Engel olur ise dağlar dumanı
Mektupla geç kalır tel ile gönder
................
Ateşlere yakma Mahmut Erdal’ı
Tükendi takati kalmadı hâli
Kulağım haberde gözletme yolu
Ağızdan ağıza dil ile gönder
Mahmut Erdal’ın şiirlerinde âşık edebiyatının tipik özelliklerini
görmek mümkündür. Biçim olarak, 8 ve 11 heceli koşmalar sıklıkla
kullanılır. Erdal için şiirin biçiminden çok özü önemlidir. Bu bakımdan
başka arayışlara girmediği görülür. Her yazdığı şiiri mutlaka
ezgilendirmez. O, bunu da bir gereklilik olarak görmez. Anlatımda daima
sadeliği, tematik bütünlüğü dikkate aldığı görülür.
Kaynak:Melih Duygulu
Notlar
(1) Çamşıhı yöresinde bu köye “Hacı Ağa’nın Köyü” de denilir.
(2) Mahmut Erdal’la 2002’de yaptığımız görüşme.
(3) Mahmut Erdal, Bir Ozanın Kaleminden, Ankara 2002, Çamşıhı Hüseyin Abdal Derneği Yayınları, s.58.
(4) Bu kitap 1996-2002 yılları arasında tam 7 defa basılmıştır.
(5) Çamşıhı Ağzı veya tavrı adı verilen bir uzun hava söyleyiş ve çalış
biçimi vardır, ki bu dokunaklı icra biçimi Sivas’ın en karakteristik
müzik tavırlarından birisidir. Ancak bu tavrı andıran Malatya’nın
Arguvan Ağzı denilen uzun hava tarzı, çeşitli sebeplerden ötürü daha
yaygın olarak bilinmektedir.
Yazıyı alıntıla | Okunma: 1517
|