İzak Algazi Efendi
 Musevî dünyasında yakın geçmişin adı ön sırada anılan, bu coğrafyanın büyük seslerinden biri. Yirminci yüzyılın ilk yarısının belki de en büyük Safarad musıkicisi. Aslında Algazi Efendi sadece Yahudilerin değil, Türklerin de hayranlığını kazanmış, zamanında bütün musıki çevrelerinde tanınan .bir sanatçı katına yükselmişti; musıkideki bilgisi ve üstadlığından ötürü Türklerce "hoca" sıfatıyla anılırdı.
İzak Algazi'nin eşine az rastlanır çok geniş hacimli sesi, üstün okuyuş üslubu 78 devirli plaklarla günümüze ulaşmıştır. Bu plakların doldurulduğu 1920'li yıllarla 1930'ların başlangıcından bu yana üç çeyrek yüzyılı aşkın bir zaman geçti. Taş plak piyasasında plaklarına artık hiç rastlanmıyor. Türkiye'de yaşadığı dönemde çok ünlü bir din adamı ve yeterince tanınmış bir musıkici olduğu halde, gerek o yıllarda, gerekse o dönemden bu yana geçen süre içinde sanatı üstüne hemen hemen hiçbir şey yazılmamış gibi. Bu konuda başvurulabilecek biyografik yahut anı türü kaynaklarda hayatı ve sanatı üstüne doyurucu bilgiler bulamıyoruz. Türkiyeli musevî tarihçi Prof. Avram Galanti 1928'de Arap harfleri, 1947'de de Latin harfleri ile yayımlanan Türkler ve Yahudiler adlı kitabının "Yahudilerin Türk Musıkisine Hizmetleri" başlıklı bölümünde Algazi'ye de yer ayırmış, sanatçı hakkında şu bilgiyi vermişti:
"İshak Algazi: Salomon Algazi'nin oğlu olup ismiyle maruf ve Türkiye'de ve bilhassa İzmir'ce ve Istanbul'ca pek tanınmıştır. Sesi fevkalâde güzel olan bu genç üstadın eserleri meyanında bilhassa "neveser"den bestelemiş bulunduğu kâr ile şevkefza, mâye, sûzidil, bestenigâr fasıllarıyla pek çok şöhret bulmuştur.
İshak Algazi Istanbul'da birkaç sene oturmuş ve kendisini tanıtmıştır. Türk musıkisinin ıslâhı meselesi hakkında gazetelerde açılan münakaşalar zamanında merhum Atatürk fikrini almak maksadiyle Algazi'yi Dolmabahçe Sarayı'na dâvet etmiştir. Üstad Algazi muhtelif devirlere ait musıki parçaları okurken Türk musıkisi tarihini yapıyordu. Atatürk memnuniyetini ve takdirini göstermek için imzasını taşıyan bir Kur'an-ı Kerim'i Algazi'ye hediye etmiştir (1).
Prof. Galanti bu kitaptan yirmi beş yıl sonra yayımladığı Türk Harsı ve Türk Yahudisi adlı kitabında "Yahudiler ve Şark Musıkisi" konusuna bir kere daha eğilmiş, "İzmirli İsak Algazi" hakkında şunları yazmıştır:
"Tanınmış diğer büyük Türk musevî sanatkârlarından biri [olan] İsak Algazi Istanbul'a gelip sekiz on sene kadar kalarak Türk musıkisile meşgul olmuş ve bu meseleye dair Türkçe gazetelerde pek çok yazı yazmış ve Atatürk tarafından kabul olunmuştur. Dört beş saat süren bu kabul esnasında Algazi muhtelif makamların bazı parçalarını okumuş ve bu makamlar hakkında izahat vermiştir.
Algazi'nin sesinden ve malûmatından memnun olan Atatürk yeni harflerle
basılmış olan bir Kur'an-ı Kerim nüshasına imza atarak yadigâr olarak
kendisine vermiştir.
Algazi'nin güzel sesi ve malûmatı musevî âleminde tanınmış olduğundan,
onu sinagoglarda 'haham' sıfatile elde etmek isterlerdi. Amerika'nın
Uruguay memleketinin hükûmet merkezi Montevideo'da şark yahudi cemaati
hahamlığı kendisine teklif edilerek, Algazi orada yerleşmiştir.
Montevideo'da Türk tebasından pek çok şark musevîsi bulunduğundan
sinagogun merasimi şark musıkisile yapılmaktadır. Oraya gitmiş olan
Nisim Hayon namında bir şark musevîsi, o sinagogdan ve İsak Algazi'den
bahsederken, cumartesi ve musevî bayramlarında, usûl olduğu üzere, el
yazisile yazılmış Tevrat'ın konduğu dolaptan çıkarıldığı vakit, o
memleketin başkanının (imparator, kral, cumhurreisi) ömrünün uzaması
için dua etmek âdet olduğundan, şark musevî cemaati aynı usûlü takip
ederek, en evvel Uruguay cumhurreisi olan Luiz Barres'a ve sonra
Türkiye cumhurreisi İnönü'ye dua ettiklerini yazıyor (Istanbul'da çıkan
L'Etoile du Levant gazetesinin 44 sayılı ve 20 Mart 1949 tarihli
nüshası)." (2)
Günümüzde yalnız genç kuşaklar değil, orta yaşlılar bile Algazi'yi yeterince tanımıyorlar.
Bugün herhalde yaşı altmışı, hattâ yetmişi geçmiş musıkicilerle
musıkiseverlerin, bir de taş plak koleksiyoncuları ile onun hiç olmazsa
birkaç plağını dinlemiş olanların hatırlayabilecekleri bir sanatçıdır
Algazi. Ama onlar bile Algazi'yi sadece musıkisiyle, o yönünü de ancak
bir ölçüde tanıyorlar. Türkiye musevîlerinin bile büyük çoğunluğunun
onun Türkiye'den ayrıldıktan sonraki hayatı ve faaliyetleri hakkında
yeterince haber alabildiklerine inanmak güçtür. Örneğin Avram Galanti
bile, Algazi'nin ölümünden üç yıl sonra yayımlanan Türk Harsı ve Türk
Yahudisi adlı kitabında, yukarda da görüldüğü gibi, sanatçının
ölümünden habersiz görünmektedir.
İzak Algazi'nin çok ilgi çekici hayat hikâyesi, dikkate değer kişiliği,
siyasî ve fikrî serüveni, sanatının çeşitli yönleri ancak 1989'da
yayımlanan bir kitapla gün ışığına çıkarılabildi. Mizimrat Qedem – The
Life and Music of R. Isaac Algazi from Turkey (Türkiyeli Haham İzak
Algazi'nin Hayatı ve Musıkisi) adlı bu kitap Yahudi Musıkisi
Enstitüsü'nce yayımlanmıştır; kitabın yazarı o sırada Bar Ilan
Üniversitesi Müzikoloji Bölümü'nde öğretim üyesi, bugün ise Kudüs
İbranî Üniversitesi'ne bağlı Yahudi Musıkisi Araştırma Merkezi'nin
müdürü olan Prof. Edwin Seroussi'dir (3). Aşağıda, Algazi'nin hayat
hikâyesini verirken onun kitabından yararlandım.
Sanatçının taş plaklarından temizlenerek hazırlanan iki kaset de
kitapla birlikte satışa sunulmuştu. Almanya'da bulunan Wergo musiki
şirketi de 2002'de Algazi'nin 25 plağını CD'ye aktarmıştır (SM 1622 -
2) . İki kasette 32 plak yer aldığına göre, 7 parça CD'ye girmemiştir.
Kasetlerde olsun, diskte olsun, Algazi'nin okuduğu Türk musıkisi
eserlerinden hiçbirine yer verilmemiştir.
Hayatı
İzak Algazi 24 Nisan 1889'da İzmir'de doğdu. İzmirli eski, köklü bir
ailenin oğludur. Dedesi ile babası da sinagoglarda hazzanlık
(hanendelik) etmişlerdi. O yıllarda doğan Türkiyeli yurttaşları gibi
İzak da geleneksel, dinî değerlerle serbest düşüncenin çatıştığı bir
çevrede yetişti. Bir yandan, Paris merkezli, batılı esintilerin etkisi
altında, yeni bir anlayışla yetişiyor, bir yandan da "Talmud Torah"
adlı dinî öğretim veren ilkokulda ortodoks bir –eğitim - öğrenim
görüyordu.
İlkokulu bir Türk maarif okulunda bitirdi. Daha sonra İzmir
hahambaşısının müdürü olduğu "Hillel Yeshiva"ya devam etti. On dokuz
yaşında İzmir'in Karakaş semtinde yeni inşa edilmiş olan merkez
sinagoguna hazzan olarak atandı. 1914'te İzmir'deki yahudi okullarında
öğretmenliğe başladı. Çok genç yaşta Yahudi cemaati içinde ve dışında
çeşitli toplumsal faaliyetlere katıldı, cemaate bağlı kuruluşlarda
görevler üstlendi. 1908-1911 yılları arasında İzmir Belediye Meclisi'ne
üye olarak girdi. 1918'de Bayan Regina ile evlendi, bir yıl sonra da
büyük oğlu Salomon doğdu.
İzak'ın musıki yeteneği çevresinde çok genç yaşta fark edilmiş olduğu
halde, gençlik yıllarında sık sık geçim sıkıntısı çekti. Tanıklara
göre, cemaatin çocuklarına ve özel gruplara musıki dersleri vererek bir
ek geçim kaynağı sağladı.
Yirminci yüzyılın başlarında dinî (musevî) tören musıkisi yanı sıra,
Osmanlı-Türk musıkisi bilgileri de öğrenmeye başladı. Musıkide ilk
hocası, babası Salomon Algazi'dir. Prof. Avram Galanti, Salomon Algazi
hakkında şu bilgiyi veriyor: "Türklerce Bülbülî Salomon namile maruf
olan Algazi lâhutî sesiyle İzmir muhitini senelerce hayrette
bırakmıştır. Çember usûlünde çok ruhnüvaz iki mahur bestesi, hüseynî ve
hicaz peşrevlerinin sahibidir. 1930'da Istanbul'da vefat etmiştir." (4)
Öbür musıki hocaları , musevî besteciler Şem Tov Şikâr (1840-1920) ile
Hayyim Alazraki'dir (bkz. Seroussi, s. 16).
İzak Algazi, Şem Tov Şikâr'dan Türk musıkisi bilgileri öğrendi. Şikâr
tek tek öğrencilere, topluluklara İzmir sinagoglarında musıki dersleri
verirdi.. Bu dersleri halka duyuran ilanlar cemaate seslenen İzmir
gazetelerinde çıkardı. 10 Ocak 1905'te El Novelista gazetesinde çıkan,
Osmanlı kültür mozayiği bakımından son derecede ilginç olan bu
ilanlardan birinde, "Mahur Faslı" başlığı altında özetle şöyle
deniyordu:
"Daha önce de duyurulduğu gibi, Şem Tov Şikâr, Hayyim Alazraki, Salomon
Algazi, Rebi gibi hocaların yönetiminde mahur faslı öğretilmektedir.
Tam bir ve ahenk içinde geçen çalışmalarımıza halk büyük rağbet
göstermektedir. Çalışmalarda üstad Şikâr'dan dügâh faslını da
dinleyebilirsiniz. Ama fasıl ne faslı olursa olsun dinleyiciler zevkle
dinliyor." (5)
Bu gibi ilanlar İzmirli musevîlerin sadece musıki zevkini ve
faaliyetlerini yansıtmıyor, Türk musıkisinde bu sanatla ilgili
bilgileri halka öğretebilecek kadar ustalaştıklarını da gösteriyor.
O yıllarda, Istanbul'a olduğu gibi İzmir'e de Avrupa'dan opera
toplulukları, ses ve saz sanatçıları gelmekteydi. Öte yandan, İzmir'de
cemaat batı türü bir bando kurmuştu; bandocular batı musıkisi eğitimi
görmüş musevî çocuklarıydı. İzak da aynı yıllarda batı musıkisiyle
tanışmış olabilir.
Birinci dünya savaşı ile Yunan işgalinin yol açtığı felakatler
İzmir'deki yahudi cemaati içinde bir bunalım yaratır. Cemaat liderleri
Yunanlarla işbirliği ettikleri şüphesi karşısında ülkeyi terk etmek
zorunda kalırlar. Bir yandan işsizlik, bir yandan yeri beklentiler
Algazi'yi Istanbul'a çeker.
Algazi böylece 1923'te ailesiyle birlikte Istanbul'a taşınır.
Şişhane'deki Neva Şalom sinagogunun maftirimine (koro) girer. Bir süre
sonra, musıki faaliyetleriyle tanınan Galata'daki İtalyan sinagoguna
hazzan olarak getirilir, sinagogun musıki işlerinin yönetimi de ona
verilir.
Algazi Istanbul'da geçirdiği on yıl içinde musevî cemaatinin en ileri
gelen kişilerinden biri olur. Musevî eğitim – öğretim kurumlarında faal
rol oynar. Cemaatle cumhuriyet yönetiminin ileri gelenleri arasındaki
ilişkileri geliştirmeye çalışır. Yahudi cemaatinin genç cumhuriyetin
ülküleriyle bütünleşmesi gerektiği görüşünü savunur. Bu siyaseti,
kurduğu haftalık gazete La Voz Orientale'de dile getirir. Algazi,
Atatürk'ün modernleşme / batılılaşma düşüncelerini de savunur. Türk
musıkisinin birçok üstadı ile tanışır, dostluk kurar. Musıki, edebiyat,
tarih, felsefe bilgisiyle cumhuriyet aydınları arasında kendisine bir
yer edinmeyi başarır.
Algazi o sıralarda, Türk musıkisini seven Atatürk'ün huzurunda,
Dolmabahçe Sarayı'nda Türk musıkisi eserleri okur; Türk musıkisi tarihi
üstüne, örnekler vererek Atatürk'e bilgi sunar. Bir gözlemciye göre,
Türk tarihinin yazılması ile, Kur'an'ın Türkçeye çevrilmesi konusunda
Atatürk'e tavsiyelerde bulunur. O yıllarda İzmir'de, şimdi İsrail'de
yaşayan Leon Daniel'e göre, Atatürk Algazi'ye bir vesileyle, "Senin
gibi bir adam milletimizin yüz akıdır!" demiştir.
Yeni düzenle ilgili bütün iyimser beklentilerine rağmen, 1930'lar
Algazi'nin huzursuz olduğu yıllardır. Bunun ilk belirtisi, iş bulma
imkânlarının azalması, ikincisi de, Atatürk'ün devlet memuriyetinde
Türkleri gayrimüslim cemaatlere tercih eden siyasetinin uygulamaya
konmasıdır. Bu yeni uygulamanın tanıklığa dayanan bir örneği bizzat
Algazi'nin başına gelmiştir: Atatürk, Algazi'nin radyo yönetim kurulu
üyeliğini onaylamamıştır... Tanık Moşe Vital'e göre, bu hayal kırıklığı
sanatçının Türkiye'den göç etmesine yol açmıştır. Ancak, Algazi'nin
güçlenmekte olan siyonist eğilimleri de Türkiye'de kalmasına engeldi.
1933'te çıkardığı haftalık gazetenin İbranî alfabesini bırakmaya ve
Latin alfabesini kabul etmeye zorlanması Algazi'nin artık
barınamayacağının en çarpıcı işaretini veriyordu. Böylece hayatının
Türkiye dönemi kapanmış oluyordu. Bir pazartesi günü Türkiye'den
ayrılan Algazi'yi iki gün önce (cumartesi günü) gören öğrencisi, hazzan
ve kanunî David Behar üstadının o gün son derece üzgün olduğunu, o
cumartesi günü sinagogdaki ayin sırasında o güçlü sesinin bile kısık
olduğunu 1990'da bu satırların yazarına anlatmıştı (6).
Paris Yılları (1933 – 1935)
İzak Algazi daha 1930'ların başında Paris'teki cemaatle ilişki kurmaya
başlamıştı. Cemaatin daveti üzerine 1933'te Paris'e gitti. Oradaki
Safarad cemaati bu sıkıntılı günlerinde kendisine çok yardımcı oldu.
Paris'teki bir sinagoga hazzan olarak girdi. Bir yandan da Türkiye'de
başlattığı eğitsel ve toplumsal çalışmalarını sürdürdü. Aydınlarla,
yüksek seviyedeki devlet görevlileriyle, bu arada Fransız başbakanı
Eduard Herriot ile ilişki kurdu. Ama bütün çabalarına rağmen, hazzanlık
dışında, yeteneklerini gösterebileceği bir yer edinemedi. O yıllarda
Paris'teki Safarad cemaatinin önderleri arasında birçok parlak aydın ve
zengin işadamı vardı; musıki hayatını ise, Romanya doğumlu besteci ve
orkestra şefi Leon Algazi (İzak Algazi ve ailesiyle hiçbir yakınlığı
yoktur) yönlendiriyordu. İzak Algazi çok sayıda yetenekli, sivrilmiş
kişi ile dolu olan bu çevrede istediği ölçüde ilgi çekemedi. Cemaat
gazetesinde bile adı pek az geçiyordu. Böyle bir ortamda umduğunu
bulamaması onu uzak bir ülkeye çekecekti.
Montevideo Dönemi (1935 – 1950)
Algazi 1935 Eylül'ünde Uruguay'ın başşehri Montevideo'da özel dinî
günlerde hazzanlığa başladı. Uruguay'daki Safarad cemaatinin büyük
çoğunluğu İzmir'den göç etmişti. Bu bakımdan cemaatle yakınlık kurması
zor olmadı. Ziyaret ve zemin yoklaması için gittiği Uruguay'da ülkeye
yerleşme ve cemaat önderliğini üstlenme teklifi aldı. Aradığını bu
ülkede bulacağını umarak teklifi kabul etti. Anayurdunun ve Avrupa'nın
önemli Safarad merkezlerinin çok uzağında kalacak olsa bile, kendi
önderliğini benimseyen, kişilik arayışı içindeki genç bir cemaat
bulmuştu orada. Nitekim, Montevideo'da kısa sürede önemli bir kişi
oldu. Hayatının bu döneminde hem toplumsal kişiliğiyle, hem de
hazzanlığıyla sivrildi. Brezilya, Şili ve Arjantin'de de hazzan ve
hatip olarak göründü.
Uruguay'daki siyonist hareketin Latin Amerika kolunun gelişmesine,
Yahudi katliamından kurtulan mültecilerin iskân edilmesine, Yahudi
Ulusal Fonu'nun oluşmasına ve Dünya Safarad Federasyonu'nun kurulmasına
yardımcı oldu. 1938'de Buenos Aires'te toplanan Birinci Güney Amerika
Siyonist Kongresi'nde Uruguay delegesi olarak görev aldı. 1940'ta gene
Buenos Aires'te toplanan Safarad Siyonist Kongresi'nde de Uruguay
cemaatini temsil etti. 1942 Nisan'ında cemaatlerin I. Bölge
Toplantısı'nda başkan yardımcısı olarak görevlendirildi. Aynı yıl
Yahudi Ulusal Fonu Keren Hayesod'a fahrî başkan olarak atandı. Daha
sonra, Uruguay'daki yahudi cemaati adına Cumhurbaşkanı Alfredo
Baldomir'e başvurarak Yahudi katliamından kurtulan mültecilere
Uruguay'ın daha çok kucak açmasını talep etti. Algazi bu yönde yorulmak
bilmeden, büyük gayret gösterdi. Bu sayede pek çok Yahudi sığınacak bir
yer buldu ve Uruguay'ın Nazi-karşıtı siyaseti pekişti. Algazi'nin bu
insancıl çalışmaları Uruguay'da bugün bile hatırlanır.
İzak Algazi 1944 başlarında bir başka Safarad önderiyle birlikte
Uruguay'da Filistin'i Destekleme Komitesi'ni kurdu. Komitenin amacı,
Yahudi olmayan ünlü kişileri siyonizm davasını desteklemeye
yöneltmekti. Algazi bu inanç doğrultusundaki çalışmalarına şair Carlos
Sabat Ercasti'yi, Nazi-karşıtı eylemci Hugo Fernandez Artusio'yu,
Uruguay Sosyalist Partisi önderini ikna etmeyi başardı. Bu komite
Uruguay'ın Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması çalışmalarına
destek vermesinde çok etkili oldu. Algazi 1944'te Avrupa'daki büyük
Yahudi katliamından hemen sonra New York'ta toplanan Dünya Yahudi
Kongresi'nde Uruguay'ı temsil etti. Bu vesileyle Başkan Roosvelt için
İbranice bir şiir yazdı. Bu şiir New York'ta çıkan İbranice gazete
Ha-Doar'da 1944 Aralık'ında İngilizce çevirisiyle birlikte yayımlandı.
Ömrünün sonuna kadar Amerika kıtasında yaşayan İzak Algazi 3 Mart
1950'de öldü. Fakat musikici İzak Algazi çok daha önce, Türkiye'den
ayrıldığı 1933 yılında ölmüştü. Seroussi'nin dediği gibi, "Güney
Amerika'da çeşitli toplumsal çalışmalara giriştiği halde, görünen odur
ki, çevresi onun kişiliğini, bilgisini, görüşlerini takdir edememiştir.
Dahası, orada onun Türk musıkisindeki seçkin yerini, uzmanlığını takdir
edebilecek birkaç kişiden başka kimse olmadığı için, parlak musıki
hayatı da Uruguay'da nerdeyse tamamıyla sona ermiştir. Unutulmuşluk,
üstün bir yer edindiği musıkinin ortamından uzak kalışı derin bir hayal
kırıklığı yaratmıştı onda." (s. 27)
Kişiliği
İzak Algazi gerek dünya Yahudileri, gerekse Osmanlı Yahudileri için
zorluklarla geçen sancılı bir dönemde yaşadı. Dört yüzyılı aşan bir
zaman boyunca kanatları altında barındıkları çokuluslu / çokcemaatli
Osmanlı imparatorluğunun çöküşü hem manevî bir bunalıma, hem de
yığınsal bir göç hareketine yol açmıştı. Türkiye Yahudileri aydın
çevrelerinde etkili olan, Avrupa yanlısı Haskala (Aydınlanma) hareketi
de büyük bir ideolojik karışıklık içindeydi.
Atatürk'ün ideolojisi çokulusluluk değil, Türk milliyetçiliği temeline
dayanıyordu. Ama cumhuriyet yönetimi batılı kültür değerlerini
benimsiyor, din ile devlet işlerini birbirinden ayırıyor, hattâ din
adamlarıni devlet işlerinin bütünüyle dışına çıkarıyordu. Bu yenilikler
Yahudilerin geleneksel yaşama biçimini derinden etkiliyordu. Öte
yandan, yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Yahudileri üzerinde de etkili
olmaya başlayan siyonist hareket musevî cemaatinin içinde bulunduğu
karışıklığı büsbütün artırıyordu. Dönemin siyasî, ideolojik ve kültürel
ortamındaki bu kargaşa İzak Algazi'nin de dünya görüşüne yansımıştır.
Edwin Seroussi onun ideolojik dramını şöyle açıklıyor:
"Döneminin siyasî ve iktisadî bunalımı içinde Algazi evrensel Yahudi
dinî görüşünü Atatürk'ün Türk milliyetçiliğinin hedefleri ve siyonist
hareketin şekillendirdiği yahudiliğin ulusal özlemleriyle bir tutup
birleştirerek, bir yandan da yahudi dininin geleneksel davranış
ölçülerini savunarak gerçekleştirilmesi imkânsız bir ideolojik uzlaşma
için çalıştı. Bu ideolojik pastiş Türkiye'de hiçbir yankı uyandırmadı,
şartlar onu Uruguay'a kadar, uluslararası olayların meydana geldiği ana
merkezlerin uzağına sürükledi. Güney Amerika'da çeşitli toplumsal
faaliyetlerde bulunmuş olmasına rağmen, uyandırdığı izlenim odur ki,
Uruguay'daki çevresi onun kişiliğini, bilgisini, görüşlerini,
bilgisini, görüşlerini yeterince anlamamıştır. Bunlara bir de, parlak
musıki hayatının Uruguay'da gerçekten sona erdiğini eklemek gerekir,
çünkü bu ülkedeki pek az insan onun Türk musikisindeki seçkin
ustalığını takdir edebilirdi. Unutulmuşluk, o kadar usta olduğu
musıkiden uzaklaşmış bulunması, hiç şüphesiz, onu derin bir manevî
hayal kırıklığına sürüklemişti." (s. 26 – 27)
İzak Algazi Türkiye'de yaşayan Yahudi toplumunun yetiştirdiği en seçkin aydınlardandı.
1938'de tarihçi M. D. Gaon, "Türkiye'de yaşayan dindaşlarımızın en
aydınlanmış olanlarından biridir," diyordu onun için (anan Seroussi, s.
13). Geniş kültürü hayatının son yıllarında yayımladığı kitaplarda da
görülür; yazdıklarında, Spinoza, Moses Mendelssohn, Herman Cohen,
Martin Buber, Heinrich Heine, Henry Bergson gibi şair, düşünür ve
yazarları okuduğu ve kaynak olarak kullandığı görülür. İspanyolca
yazdığı Judaismo de Amor adlı kitabının sonunda dünya görüşünü ve
özlemini şöyle dile getirir:
"İnsanlık ve bütün yaratılmış canlılarda sevgi ve uyum içinde
yaşayabilmek için ırklar, inançlar ve sınıflar arasındaki farklılıklar
sonsuza kadar unutulmamalıdır; özgürlük güneşi, hak ve hukuk, Tanrı'nın
yüce iradesini yerine getirebilmek için bütün ufuklarda doğacak, cömert
ışıklarını bütün insanlığa, bütün insanlara saçacaktır." (7)
Kaynak: Bülent Aksoy
İzak Algazi, hazzan ve kanunî David Behar'ın anlattığına göre, aynı
zamanda, güzel konuşan, dinleyeni etkileyen çok iyi bir hatipti. Bu çok
yönlü kişiliğiyle Türkiye musevî cemaati içinde benzerine az rastlanır
bir ün kazanmış, nerdeyse efsaneleşmişti. Algazi efsanesi bugün de
Türkiye musevî cemaati içinde canlıdır. Genç kuşaklar bile onun adını
ailelerinden ve çevrelerinden duymuşlardır.
Edebi Eserleri
Algazi'nin edebî eserleri, dinî şiirleri, gazete makaleleri veYahudi
sorunları üstüne eğitici amaçlarla yazılmış iki kitaptan oluşuyor.
Kitaplarını hayatının son yıllarında yayımlamıştır (1945 – 1949).
Şiirleri ile şiir derlemeleri Türk musıkisi açısından önem ve özellik
taşıyor. Bu şiirlerin her biri bir musıki faslında yer alan musıki
eserleri için yazılmış, bir araya getirildiğinde bir dizi oluşturan
güftelerdir. Her dizi "bestenigâr", "şevkefza", "sûzidil" gibi makam
adları taşıyor. "Bestenigâr" başlığı altında toplanan altı şiir de aynı
makamda bestelenmiş bir dizi eser için yazılmış güftelerdir; faslın
eserlerinden biri ünlü Dede Efendi'nin eseridir. Şevkefza dizisi
Algazi'nin Osmanlı-Yahudi şairi İsrael Najara'nın bir şiiri üzerine
bestelediği devr-i kebir peşrevle başlıyor (bkz, Seroussi, s. 29). Yani
bir saz eseri türü olan peşrev Osmanlı-Yahudi musıkisinde bir sözlü
eser türüne dönüştürülmüştür. Dizinin (faslın) öteki şairleri, kendi
bestesinin güftesi olan biri dışında, Türk bestecilerinin aynı makamdan
çeşitli eserleri için yazdığı güftelerdir. Sûzidil dizisi ise, ilk şiir
dışında, Tanburî Ali Efendi'nin iki beste, iki semaiden oluşan ünlü
sûzidil takımına giydirilmiş güftelerdir; ilk şiir Algazi'nin gene şair
Najara'nın bir şiirini güfte olarak kullandığı kendi devr-i kebir
sûzidil peşrevidir. Bütün şiirler Osmanlı-Yahudi şiir geleneğine uygun
bir yapı içinde yazılmıştır (10). Şiirlerin vezni, dizelerin hece
sayısına dayanan hece veznidir. Algazi'nin şiirlerinde dizeler ya 8 ya
da 16 hecelidir; Seroussi'nin vurguladığı gibi (s. 29) gerek hece
vezninin, gerekse 8 hecelik dizelerin kullanılması Türk halk şiirinin
bellibaşlı ayırt edici özelliklerindendir.
Algazi Türkiye'den ayrıldıktan sonra, musıkide olduğu gibi şiirde de yaratıcılığını kaybetmişti.
Osmanlı - Yahudi Musikisinin Kaynakları
Algazi'nin çalışmalarının en önemli alanı olan musıkiye geçmeden önce,
Osmanlı-Yahudi musıkisinin geçmişini, tarihî artalanını kısaca gözden
geçirmek yararlı olacaktır.
"Türk musıkisi ezgi yapısı (makam) + İbranice güfte" birleşimine
dayanan Osmanlı-Yahudi musıki geleneğinin onaltıncı yüzyılda
Istanbul'da ve Selanik'te adını duyuran şair Salomon ben Mazal Tov ile
başladığı sanılıyor. Avram Galanti, musevî tarihçi Salomon A. Rozanes'e
dayanarak bu konuda şunları yazıyor: " İspanya'dan gelen Yahudiler
Endülüs Arapları ile vuku bulan uzun temasları üzerine, Arap musıkisini
bevnimsemişler ve Türkiye'ye geldikleri vakit, Türk musıkisini kabulde
zorluk çekmemişlerdir. Kanunî Sultan Süleyman zamanında, Şelomo
(Salomon) ben Mazaltov adında bir haham, Türk musıkisini İbranice dinî
neşidelere ve aynı zamanda İspanyolca-Yahudice şarkılara tatbik etmiş
ve bu, zamanımıza kadar devam etmekte bulunmuştur." (8)
Salomon Ben Mazal Tov'un açtığı yoldan gidenler arasında şair Israel
Najara (1555-1625) ön sırada yer alıyor. Najara'nın onaltıncı yüzyılın
ikinci yarısında yayımlanan bir güfte derlemesinde, İspanyol, Türk,
Rum, Arap ezgilerine giydirilmek üzere yazılmış İbranice şiirler
bulunmaktadır (s. 31). Ezgiler rast, dügâh, hüseynî, buselik, segâh,
segâh-ırak, nevruz-acem, mahur, neva, uzzal, nakış-hüseynî ve nikriz
makamlarındadır. Aynı zamanda besteci olan Najara bu makamlarda eser de
bestelemiştir. Böylece İbranice güfteleri besteli Türk ezgilerine
uyarlama, yahut da Türk musıkisi kuralları içinde İbranice güfteli
özgün eser besteleme çığırı başlamıştır. Najara'dan sonra Bursalı şair
Haham Yossef Ganso ve daha sonra niceleri besteli eserler için şiirler
yazmışlar, kitaplarında bu şiirleri makamlara göre sıralamışlardır.
Najara 1625'te, Ganso 1640'ta ölmüştür. 1611'de doğan ve
seyahatnamesinin sazlar ve sazendelerle ilgili bölümlerini 1635 – 1638
yılları arasında tamamlayan Evliya Çelebi kitabında yer yer Yahudi
sazendelere de değinmiştir. Örneğin, "Hokkabazlar ve Güldürücüler"
bölümünde, "kol" denilen eğlence takımlarından biri olan Patakoğlu kolu
hakkında, "Üç yüz neferdir. Hepsi Yahudidir. (...) Bilhassa sazendeleri
meşhurdur," diye yazıyordu (9). "Kol"a adını veren veren Patakoğlu'nun
kendisi de "padişah huzurunda kıymetli"ydi (10). "İki yüz neferden
kurulu Samurkaş Kolu'nun da bütün adamları Yahudidir, Evliya'nın
deyişiyle, "Âdem dünyaya düştüğünden beri yeryüzündeki insanların
birinin dairesinde böyle hanende, sazende görülmemiştir." (11) Yahudi
Yako ileri gelen bir mıskalî, Yahudi Karakaş da tanınmış bir tanburîydi
(12). Evliya'nın bu kayıtları onyedinci yüzyılın ilk yarısında
Yahudilerin Türk musıkisi geleneğini benimsediklerini açıkça
gösteriyor. Dahası, Istanbul'da Yahudi musıkicilerin sayısı bir hayli
artmış, aralarından usta icracılar da çıkmaya başlamıştır. Onyedinci
yüzyılın sonlarında Istanbul'a gelen Kantemiroğlu da , musıki hocaları
arasında Çelebiko adlı bir Yahudinin de adını anıyordu (13).
Onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda musıki merkezi Istanbul'dan
Edirne'ye kaymıştır. Yakın bir geçmişe kadar Edirne Safarad cemaatinin
maftirim'i Türkiye musevîlerince musıki dağarı en geniş, Osmanlı-Yahudi
musıkisini en iyi icra eden topluluktu. Maftirim'in okuduğu eserler
bütünüyle Osmanlı-Türk musıkisinin makam ve usûl kurallarına göre
bestelenmiş parçalardan oluşuyordu. Bu eserler yüzyıllarca el yazması
kaynaklarla kuşaktan kuşağa aktarıldıktan sonra, 1921'de, Isaac Eliahu
Navon'un yayıma hazırladığı Shirei Israel Be-Erez Ha-Qedem adlı kitapta
basılmıştır. Tarihçi Abraham Danon Edirne cemaatinin musıkide
gösterdiği gelişmeyi mevlevîlerin etkisine bağlamaktadır. Mevlevî
tekkeleri sadece Edirne'de olmamakla birlikte, yazılı ve sözlü musevî
kaynakları Yahudi musıkisi bakımından Edirne'nin Istanbul'dan da önemli
bir merkez olduğunda birleşiyor. Encylopaedia Judaica (Musevî
Ansiklopedisi) Edirne Maftirimi hakkında şu bilgileri verirken musevî
musıkisiyle mevlevî musıkisi arasındaki ilişkiler konusunda gene
Danon'u kaynak gösteriyor:
"(...) Edirne aynı zamanda Yahudi musıkisinin bir merkeziydi. Bir koro
topluluğu olan maftirim onyedinci yüzyılda kuruldu. Bu heyet her
cumartesi sabahı, mahallî dilde 'jonk' denilen ('harp' kelimesinin
Farsça-Arapça karşılığı) denilen (14) bir ilahi kitabında bulunan
eserleri okurdu. Bulgaristan, Romanya sinagoglarına varıncaya kadar
daha birçok cemaat iyi bir sinagog hanendesine ihtiyaç duyduğu zaman
Edirne'ye başvururdu. Maftirim heyetinin çalışmaları ve kazandığı ün
Edirne'nin bir dinî musıki merkezi olmasına yardım etmiştir. Edirne'den
yetişen en tanınmış besteciler arasında Aaron b. İzak Hamon [XVIII.
yy.; Türklerce 'Yahudi Harun' diye anılan besteci olmalı, B. A],
Abraham Zemah (XIX. yy.) ve Joseph Danon'un (öl. 1901) adları
sayılabilir. A. Danon, Edirne yöresi Ladino halk ezgilerinden oluşan
geniş bir musıki dağarı derleyip yayımlamıştır. Danon Edirne
Yahudilerinin doğu musıkisindeki ustalığının, üsluplarını örnek
aldıkları müslüman derviş tekke musıkisinden kaynaklandığını ileri
sürmektedir." (15)
Hanende Moşe Vital'in anılarıyla karışık şu gözlemleri de musevîlerle
mevlevîler arasındaki yakınlığı ve musıki alışverişini çarpıcı bir
biçimde gözler önüne seriyor:
"Adlarını andığım hanendeler (Şem Tov Şikâr, Eliyahu Hacohen, Salomon
ve İzak Algazi) derviş musıkisinden çok etkilenmişlerdir. (...)
Çocukken, hatırlıyorum, ben de her cuma günü öğle üzeri evden kaçar (o
zaman daha ilkokula başlamamıştım), dervişlerin tekkelerindeki
törenleri seyretmeye ve onların güzel ezgilerini dinlemeye giderdim.
(...) İzmir'de başka Yahudi musıkiseverler de bu törenlerde icra edilen
musıkiyi dinlemek için sık sık tekkeye gelirlerdi. Her derviş sadece
iyi şarkı söylemesini değil, islam musıki sanatını da mükemmel şekilde
bilirdi. Dervişler makamları da çok iyi bilirlerdi. (...) Bizim
hazzanlarımız onların güzel ezgilerini dervişlerden öğrendiler,
öğrendiklerini bizim sinagoglarımıza soktular." (anan Seroussi, s. 34)
Shirei Israel Be-Erez Ha-Qedem adlı kitapta maftirimin "konser"
programı üstüne verilen şu bilgiler musevî musıkisinin mevlevî
musıkisinden aldığı beste şekilleri ile icra düzenini anlamak
bakımından açıklayıcıdır:
"Her makamdan önce korobaşı (serhanende) tek başına, solo olarak,
terennüm etmeye başlar. Kutsal Kitap'tan alınan ayetleri ağır ağır, o
andaki ruh haline göre usûlsüz olarak işleyip genişleterek
ezgilendirir. Ama kurala göre uyarak önce tonikten başlar, o hafta
okunacak olan eserlerin makamıyla bitirir. Şarkıların icrası bittikten
sonra gene aynı şey yapılır." (anan, Seroussi, 63)
Buradan şunu anlıyoruz: musıki bir "sözlü taksim"le başlıyor, gene bir
sözlü taksimle bitiyor. Bu düzen, "baştaksim"i ve "sontaksim"i ile
mevlevî mukabelesindeki musıki düzeninin bir taklidi sayılabilir. Tek
fark, taksimin sazla değil, sözle icra edilmesindedir. Her hafta
maftirimin ayrı bir makamdan eserler okuması da her mukabelede ayrı bir
makamda bestelenmiş ayinlerin okunduğu mevlevî musıkisinin bir
özelliğidir.
Salomon Ben Mazal Tov ve Israel Najara ile başlayan "makam ezgisi +
İbranice güfte" geleneği zamanımıza kadar sürmüştür. Batı musıkisinin
bandosu, orkestrası, korosu, operası, operetiyle yaygınlaşmaya
başladığı bir dönemde bile Istanbul sinagoglarından hâlâ bu musıki icra
ediliyordu. İşte birinci dünya savaşı yıllarından bir anı:
"Umumî harpte Osmanlı müşirleri 150 lira aylık alırken Galata'da Yüksek
Kaldırım'daki sinagog için Breslau şehrinden 300 lira aylık ile bir
haham getirmişlerdi. Davudî bir sesi vardı. Hamamîzade İsmail Dede
merhumun bazı bestelerinin notası Zebur ayetlerine uydurularak
okunmaktadır" (16)
Batı musıkisinin tek musıki olarak devletçe desteklendiği cumhuriyet
döneminde de Türk musıkisi geleneğine bağlı sinagoglar geleneklerini
sürdürmüşlerdi. Rauf Yekta Bey buna ilişkin bir anısını uzun uzun
anlatır:
"Burada bazı hâtıralarımın nakline okuyanlarımın müsaadesini
isteyeceğim: tahminen on sene oluyor ki, bir cumartesi günü hahamhane
kapı kâhyası Moiz Efendi'nin delaletiyle Galata'da Tünel civarındaki
bir sinaviye [sinagoga] gitmiş ve orada icra edilen ruhânî âyinde hazır
bulunmuştum. Güzel sesli hanendeler beyatî makamında bir sıra ilahiler
okuyorlardı. Bunlar arasında bir ilahi bana yabancı gelmedi. Biraz
dikkat edince anladım ki, Türk bestekârlarından Dede Efendi'nin 'Bir
gonca femin yâresi vardır ciğerimde' güfteli beyatî makamındaki
murabbaına İbranice bir güfte adapte etmişler ve klasik Türk
musıkisinin 'beyatî' faslında en parlak bir murabbaı olan bu şaheserden
aynı derecede nefis bir İbranî ilahisi vücuda getirmişlerdi!..
Garibi şudur ki, Türkiye musevîleri, Türklerin gayri dinî musıkileri
repertuvarlarına dahil olan ve güftelerinden sonra, 'Cânım yel lel li
terelelli, dirnâ te ne nen...' gibi terennüm denilen bir takım mânasız
lâfızlar ilâve edilen Davut peygamberin mezamirinden (Psalmes), yahut
diğer musevî azizlerin eserlerinden aldıkları İbranice manzum sözleri
tatbik etmişler, ve terennümlerine hiç dokunmadıkları bu eserleri o
mânasız lâfızlarla beraber ibadet hükmünde olan mezhebî âyinleri
esnasında okumakta bir beis görmemişlerdir!" (17)
Ruşen Kam da 1970'li yıllarda Ankara radyosundan yayımlanan, Yahudi
asıllı ünlü bestecimiz Tanburî İzak'ın gül'izar takımına ayrılan bir
açıklamalı "Klasik Türk Müziği Korosu" programında gene aynı
çerçevedeki bir anısını anlatmıştı. Bu anıya vesile olan kişi de
Algazi'dir:
"Hiç unutmam aziz dinleyenler, bundan kırk sene önce İzmir'den
Istanbul'a gelmiş olan İzak Algazi bir gün beni Istanbul'da Şişhane
yokuşundaki sinagoga götürmüş ve orada, hatırımda kaldığına göre,
onsekizinci yüzyıl bestekârlarından Mehmed Ağa'nın 'Gelince hatt-ı
muanber o meh cemalimize' mısraıyla başlayan evcârâ makamındaki murabba
bestesini üzerine koyduğu İbranice dinî güftelerle dinletmişti." (18)
Bütün bu anılar musevî musıki dağarının sadece dindışı Türk musıkisi
eserlerinden oluştuğu izlenimi uyandırabilir. Ama böyle düşünmek çok
yanlış olur. Çünkü İbranice güfte giydirilmiş Türk musıkisi eserlerinin
sayısı sanıldığı kadar çok değildir. Bu konuda bilgisine başvurduğum
hazzan ve kanunî David Behar'ın açıklamasına göre, Türk musıkisi
ürünlerine İbranice güfte giydirme yöntemi ancak çok sevilen eserler
için uygulanan bir işlemdir, kendisi de Zekâi Dede'nin "Bin cefa görsem
ey sanem senden" güfteli acemaşiran beste ile, Muallim İsmail Hakkı
Bey'in "Seni hükm-i ezel âşûb-ı devrân etmek istermiş" güfteli nihavend
ağır semaisine İbranice güfteler uyarlamıştı.
David Behar'ın görevli olduğu, maftirim heyetini yönettiği Şişli
sinagogunun cumartesi ayinlerinde 1990 yılında üst üste yedi sekiz
hafta kadar bulundum; maftirim, dügâh, ısfahan, bayatî, acem,
acemaşiran, nihavend gibi makamlardan "kâr", "beste", "ağır semai",
"şarkı", "ilahi" diye adlandırdıkları beste türlerinde "fasıl"lar
okudu. Bunlar arasında, bir rastlantı sonucu, David Behar'ın İbranice
güfte giydirdiği, Zekâi Dede'nın acemaşiran bestesi ("Bin cefa görsem
ey sanem senden") ile, Muallim İsmail Hakkı Bey'en nihavend ağır
semaisini ("Seni hükm-i ezel âşûb-ı devrân etmek istermiş") İbranice
güftelerle dinledim.
Bugün sinagog musıkisi dağarındeki parçaların büyük çoğunluğu Türk
musıkisi anlayışı ve zevki içinde yetişmiş musevî bestecilerin bu
musıkinin makam, usûl ve beste şekilleri içinde besteledikleri özgün
eserlerdir. Günümüz Istanbul'unda, hattâ Türkiye'sinde Osmanlı-Yahudi
musıkisi geleneğinin en sadık temsilcisi, üstad David Behar'ın en
değerli öğrencisi David Sevi yönetimindeki Şişli sinagogu ve onun
maftirimidir. Yedi sekiz kadar hazzandan kurulu olan topluluk her
cumartesi günü öğleden sonra ayrı bir makamdan "fasıl"lar oluşturan
"kâr"lar, "beste"ler, "semai"ler, "şarkı"lar vb. okumaktadır.
Buraya kadar vurgulanan Osmanlı-Türk ve Osmanlı-Yahudi musıki
gelenekleri arasındaki etkileşim biçimi kimi zaman, başka bir bakımdan
tersine çevrilmiş, yani Yahudilerin Türklere musıki öğrettikleri de
olmuştur. Örneğin, Avram Galanti'ye göre, ondokuzuncu yüzyılın
yarısında Istanbul'da yaşayan Haham Avram Mandil (aynı yüzyılın
ortalarında ölen Türk musıkisi bestecisi Haham Şemoil Mandil'in
oğludur) Türkiye'de musıki araştırmacılığına önayak olan musıki
adamlarından, Galata Mevlevîhanesi şeyhi ünlü Ataullah Dede'nin (1842 –
1910) musıki hocasıydı (19). Sultan III. Selim'in bizde "Tanburî İzak"
adıyla tanınan İzak Fresco Romano'dan tanbur dersi almış ve geleneksel
tanbur üslubunu öğrenmiş olması gene aynı çerçevede, herkesce bilinen,
tarihe geçmiş bir örnektir. David Behar'ın bu satırların yazarına
anlattığına göre, İzak Algazi de Türklere, özellikle hanımlara musıki
dersleri verirdi (20). Ama hepsinden daha ilginci, iki musıki
arasındaki makam, usûl, hattâ beste şekli birliğinin, zaman zaman,
sinagoglarda okunmak üzere bestelenmiş özgün eserlerin gene Yahudi
bestecilerce dindışı Türk musıkisine aktarılmasını bile
sağlayabilmesidir. Suphi Ezgi'nin musıki hocası Şeyh Halim Efendi'den
aldığı şu sözlü malûmat bu bakımdan dikkate değer ipuçları verir: "İsak
zahit bir zat bulunduğu için, bazı peşrevlerini sinagoglarda okunan
eser olmak üzere yapmış bulunduğunu ve bayatî peşrevinin dördüncü
hanesinin sonundaki mütekerrir lahinlerin 'amen' olduğunu Şeyh Halim
Efendi acize söylemişti." (21)
Öte yandan, nasıl musevîler mevlevî musıkisine bağlanmışlarsa,
mevlevîler de Türk musıkisinde ustalaşmış musevîlerin icralarını
dinlemekten zevk almışlardır. Algazi'yi sinagogda dinlemiş olan İzmir
doğumlu Abraham Altalef mevlevîlerin Algazi'yi sinagoga dinlemeye
geldiklerini ve onu heyecanla dinlediklerini anlatmıştır (bkz.
Seroussi, s. 33). David Behar da Galata dergâhındaki mevlevîlerin yanı
sıra, Zekâizade Ahmet Efendi'nin, Muallim İsmail Hakkı Bey ile
öğrencilerinin İzak Algazi'yi dinlemek üzere sinagoga gittiklerini, bu
arada Münir Nurettin Selçuk'un Algazi'yi dinlemek için Istanbul'dan
İzmir'e gittiğini ve ondan çok etkilendiğini bu satırların yazarına
anlatmıştır. Nitekim, Algazi'nin plakları dinlendiğinde, Münir Nurettin
Selçuk'un ondan etkilendiğini yansıtan icra üslubu özellikleri
hissedilir. Hafız Kâni Karaca'nın da zaman zaman sinagoglara gidip
maftirim heyetini dinlediği bilinmektedir.
Osmanlı - Yahudi Musikisinde Makam Kullanımı ve Bestecilik
Onaltıncı yüzyılın ikinci yarısından başlayarak makam temeline
dayandırılan Osmanlı-Yahudi musıkisinin yalnız dinî ve yarı dinî musıki
türünde değil, dindışı ve eğlence musıkisi türlerinde de makam
kullanılmıştır.
Osmanlı –Yahudi makam musıkisinin ana merkezleri Istanbul, Edirne,
İzmir, Selanik ve Bursa'ydı. Ancak, bu musikinin etkileri adı geçen
merkezlere uzak şehirlerde de gözlenmiştir. Örneğin, Osmanlı ülkesinin
Bosna-Hersek, Makedonya, Sırbistan bölgelerinde yaşayan Yahudilerin
sinagoglarında yakın zamanlara kadar makam musıkisi icra edildiği
gözlenmiştir (22). Bu musıkinin Venedik, Livorno gibi daha da uzak
şehirlerde kadar yayılmış olduğunu gösteren başka kaynaklar da vardır.
Bunların birinde, 1628 yılında Venedik'teki Safarad Yahudilerinin bir
bayramda Türk musıkisi şarkıları söyleyerek eğlendikleri
anlatılmaktadır (23).
Osmanlı – Yahudi musıkisi makam kullanımında küçümsenemeyecek bir
çeşitlilik gösteriyor. Shirei Israel Be-Eretz Ha-Qedem adlı kitapta adı
geçen makamların sayısı kırktır.
David Behar'ın notaya aldığı, sinagog musıkisi dağarını oluşturan
eserlerin bestelendikleri makamların sayısı da kırk dolayındadır. Her
iki derlemede kullanılan makamlar arasında, çargâh, araban, arazbar,
arazbarbuselik, acem, nişâbur, nühüft, tahir, buselik-aşiran, sazkâr,
pençgâh gibi bugüne kadar Türk musıkisinde pek az yahut az kullanılmış
makamlar da bulunuyor.
Musevî musıkiciler Türk musıkisinin makam, usûl sistemi dışında, beste
şekilleri ile eğitim, öğretim ve icra anlayışına temel olan "meşk"
geleneğini de benimsemişlerdir (24)
Peşrev, saz semaisi, taksim gibi saz eseri şekillerini güfteli esere
dönüştürmüşlerdir sadece; bu değişikliğin, tıpkı camide olduğu gibi
sinagogda da az musıkisinin yasaklanmış olmasından kaynaklandığı
açıktır (burada sunduğumuz sinagog ezgileri plak olarak yayımlandığı
için, icraya sazın eşlik etmesinde sakınca görülmemiştir).
Musevî yazarlarla çeşitli Yahudi kaynaklarındaki, bestecilerle ilgili
bilgiler ve kayıtlar onyedinci yüzyıldan başlayarak Osmanlı
Yahudilerinden birçok besteci yetiştiğini gösteriyor.
Bunlar arasında İzak Fresko Romano (Tanburî İzak, ö. 1814), Abraham
Levi Hayat (Mısırlı İbrahim, 1881-1933), İzak Varon (1884-1962) gibi
çok tanınmış, eserleri bugün sık sık çalınıp okunan; Aharon Hamon
(Yahudi Harun, XVII – XVIII. yy.), Haham Moşe Faro (Haham Musi, ö.
1776), Haham Avtalyon (Küçük Hoca, XVIII. yy.), Haham Şemoil Mandil
(XIX. yy.), kemanî İzak Barki (XIX. yy.), Avram Barzilay (XIX. yy.),
Haham Nesim Sevilya (XIX. yy. – XX. yy.), Hayyim Alazraki (Şapçı Hayim,
ö. 1913), Şem Tov Şikâr (Hoca Santo (Hoca Santo, 1840 – 1920), Salomon
Algazi (ö. 1930) adları (bazılarının da eserleri) Türkçe kaynaklarda
görülebilen bestecilerdir.
Avram Galanti, David Behar ve Seroussi'nin bahsettikleri, adları
Encylopaedia Judaica'da da geçen şu besteciler, sanıyorum, günümüzde
artık ya hiç tanınmayan ya da az tanınmış bestecilerdir: Haham Yom Tov
Danon (Küçük Haham, XVII. yy'ın ikinci yarısı), İzak Amigo (XVIII.
yy.), Haham Yehuda Benaroya (Yuda, ? - ? ), Edirneli Bohor (XIX yy.-
XX. yy.), Moiz Kordova (XX. yy.). Benaroya ile Yom Tov Danon Türklerce
adları anılan musıkiciler olduğuna göre, hiç olmazsa kendi günlerinde
musıki çevrelerinde tanınmış sanatçılardı.
Bu besteciler arasında İzak Algazi'nin de adı anılmalıdır. Avram
Galanti yıllar önce kaydettiği, Algazi'nin neveser kârı, şevkefza,
mâye, sûzidil, bestenigâr fasılları ile, Seroussi'nin güftesini bulduğu
Türk hava kuvvetleri marşı acaba ne olmuştur? Seroussi nedense onun
bestecilik yanına değinmemiştir. Edwin Seroussi'nin Algazi'nin
Uruguay'daki ailesiyle teması vardır. Bir gün bu eserleri gün ışığına
çıkarıp yayımlamasını umalım.
Algazi'den Kalanlar
İzak Algazi'nin icra üslubu ve tekniği ile öteki çalışmalarını şu
kaynaklardan tanıyoruz: ağızdan ağıza aktarıla aktarıla günümüzün
hanendelerine ulaşan, kendisine mal edilen parçalar; notaya alınmış
eserler; 78 devirli plaklar.
İsrail'de kendileriyle görüşülen, çoğu İzmir doğumlu olan bazı
hanendeler Algazi'nin ağzından, plaklarından, radyolardan öğrendikleri
şarkılar ve ilahiler okumaktadırlar (s. 37). Algazi'nin Uruguay'daki
özel kitaplığında bulunan el yazması nota derlemelerinde İzmirli Yahudi
bestecilerin eserleri vardır (s. 37). Nota yazımı Rauf Yekta Bey'in
yöntemine uygun bir yazım biçimidir. Algazi'nin bir de nota yayını
vardır. Notalarını yazıp "Hüseynî Faslı" adıyla 1925'te Istanbul'da
yayımladığı kitapçıkta şu eserlerin notaları yer alıyor: 1. Devr-i
Kebir peşrev: Avram Ariyas; 2. Muhammes Kâr: Avtalyon; 3. Hafif
usûlünde "beste": Avram Ariyas; 4. Yürük Semai: Avtalyon, 5. Peşrev
Semai: Aharon Hamon'a (Yahudi Harun'a atfediliyor).
İsrail'deki Yahudi Musıkisi Enstitüsü'nün 1989'da Algazi'nin taş
plaklarından 32'sinin temiz kopyalarını çıkarıp iki kasete kaydettiğini
söylemiştim. Sanatçının bütün plakları gibi bunlar da 1923-1993 yılları
arasında doldurulmuştur. Plakların çoğu Columbia, bazıları da Odeon,
Pathé, Favorite şirketlerince yayımlanmıştır. Birçok plakta sanatçıya
udî Yorgo Bacanos, ile Yahudi asıllı kanunî ve udî Abraham Daniel'in
eşlik ettikleri eşlik ettiklerini sanılıyor. Seroussi Mizimrat Qedem'de
(s. 40) Algazi'ye eşlik eden udînin Aleko Bacanos olduğunu yazmaktadır.
Oysa Aleko Bacanos kemençe çalardı, doğrusu udî Yorgo Bacanos'tur.
Plakları
Yahudi Enstitüsü'nce kasetlere aktarılan 32 plakta Algazi'nin okuduğu
parçaların türleri şöyledir: İbranice güfteli musevî dinî tören
musıkisi; Yahudi İspanyolcası güfteli dinî ezgiler; Yahudi İspanyolcası
ile halk şarkıları; Siyon şarkısı (şimdi İsrail'in ulusal marşı).
Bu ilahi ve şarkıların büyük çoğunluğu makam temeline dayalı
ezgilerdir. Sanatçı bu ezgilerde, uyguladığı geçkiler de dikkate
alınırsa, segâh, uşşak, hüseynî, sabâ, sûznâk, mahur, acemaşiran,
sazkâr, bestenigâr, bayatî, nihavend makamlarını kullanmıştır. Birkaç
şarkı Türkiye mesevîlerince "alafranga" diye nitelendirilen ama aslında
Safarad geleneği dışındaki sinagoglardan alınmış olduğu sanılan
parçalardır. Kasetlerdeki bir ezgi (no. 11) yapıca makam özelliği
göstermemekle birlikte, okuyuş üslubu ve tavrı bir makam ezgisini
seslendiriyormuşçasına gelenekseldir. Otuz iki parça arasında dördü
Edirne maftiriminin dağarındaki eserlerdendir, bunlardan biri olan, bu
diskteki 14 numaralı ezgi İzaq akrotişlidir. David Behar elindeki
sinagog musıkisi dağarına bakarak eserin İzak atlı besteciye ait, en az
yüz elli yıllık bir ilahi olduğunu söylemişti. Bu ilahinin ünlü Tanburî
İzak'ça bestelenmiş olması ihtimal dışı sayılmamalı. Ama bu eserle
Derviş Mustafa Efendi'nin çok tanınmış bayatî mevlevî ayinin üçüncü
selamının üçüncü kıtasındaki, yürük semai usûlüyle bestelenen bölümdeki
ezgiyle ("An sürhi kabaâyi ki çü mehpâr berâmed ... mısraıyla başlayan
bölüm) gösterdiği benzerlik çok dikkat çekicidir. Belki de Tanburî İzak
bu ezgiyi doğrudan doğruya bayatî mevlevî ayininden almıştır. David
Behar bu benzerliğin farkında olmadan söz konusu sinagog ilahisinin 6
/4'lük değil, ayinde olduğu gibi 6/8lik yürük semai ölçüsüyle yazılması
gerektiğini fark etmiş, bunu bu satırların yazarına söylemişti.
Gerek Yahudi Enstitüsü'nce yayımlanan kasetlerde, gerekse Wergo'nun
yayımladığı diskte Algazi'nin okuduğu Türk musıkisi eserlerinden
hiçbirine yer verilmemişti. Bu bir eksikliktir. Algazi sadece
Osmanlı-Yahudi musıkisinin değil, Osmanlı-Türk musıkisinin de bir
icracısıdır. Biz burada sanatçının plaklara okuduğu Türk musıkisi
parçalarından bir bölümüne yer vermekle bu eksikliği giderme amacını
güttük.
Kasetlerdeki otuz iki ezginin, buradaki parçaların da önemli bir bölümü
serbest ritimlidir. Bu durum, usûlsüzlüğün, yani serbest ritmin musevî
musıkisinde çok geniş bir yeri olduğunu gösteriyor. Serbest ritmin
yaygınlığı doğaçlamaya da yaygınlık kazandırmıştır. Nitekim,
gününümüzde bile maftirim "fasıl"ları hanendelerden birinin sözlü
taksimiyle başlamakta, kimi zaman sözlü "ara taksimleri" icra
edilmekte, faslın tamamlanmasından sonra gene doğaçlama ezgiyle okunan
ve her cümlesi cemaatin "amin" dileğine bağlanan dua da bir "son
taksim" ile bitmektedir. Bu diskteki 21 numaralı parça da, dinî bir
ezgi olmadığı halde, bir gazelle, yahut "son taksim"le bitiyor.
Algazi'nin Türk musıkisi plaklarının gerçek sayısını ve içeriğini
bilemiyoruz. Cemal Ünlü'nün Git Zaman Gel Zaman (Pan Yayıncılık, 2004)
adlı kitabındaki plak katalogunda 24 Türk musıkisi plağı görülüyor, bu
diskte Ünlü'nün verdiği katalogda yer almayan üç icra (şevkefza şarkı,
şevkefza gazel, acemaşiran beste) ile bu sayı 27'ye çıkar. Yahudi
Musıkisi Enstitüsü'nün kasetlere aktardığı, Istanbul'daki musevî
cemaatine seslenen plakların sayısı 32'ydi; bu ezgilerin 25'i dinî,
6'sı dindışı, 1'i de Siyon şarkısıydı. Bu karmaşık tabloya bakarak,
David Behar'a, "İzak Algazi üstadlığını asıl sinagog musıkisinde ortaya
koymuştur, asıl dağarı da musevî dinî tören musıkisinin dağarıdır"
diyebilir miyiz?" sorusunu yöneltmiştim.
Aldığım cevap şuydu:
"Hayır, Algazi asıl Türk musıkisinin bir üstadıdır. Gerçi hiçbir zaman
halk önünde konser vermemiştir, yahut ben hatırlamıyorum, ama tanınmış
kimseler, musıkişinaslar, zenginler onu evlerine davet ederlerdi. Bu
davetlere saz arkadaşlarıyla birlikte gider, fasıllar okurdu. Kendisine
en çok udî Mısırlı İbrahim eşlik ederdi. Fasıllarda hep başhanendeydi,
ayrıca def çalardı (ud çalmasını da bilirdi). En çok şah akorduyla
okurdu (25). Para kabul etmez, sadece musıki zevki için okurdu. Türk
musıkisindeki bütün ustalığını ve repertuvar bilgisini kâr, murabba,
semai gibi beste şekillerinden şarkı, türkülere kadar hemen hemen her
türde eser okuduğu bu uçup gitmiş özel konserlerde konuşturmuştu."
Biz gene de David Behar'dan daha gerçekçi olalım; Algazi'nin her iki
musıkide de aynı derecede üstad olduğunu söyleyelim. Osmanlı
musıkisinin geçmişinde Algazi gibi hem kendi dinî çevresinde (kilisede,
sinagogda), hem Türk musıkisinde üstad olan musıkiciler vardır; Rum
kilisesinde hanende olduğu söylenen Zaharya; sinagogda hanende olan
Tanburî İzak (İzak Fresco Romano); Ermeni kilisesinde görevli besteci
Hampartzum Limonciyan gibi... İzak Algazi de bu eski geleneği
sürdürmüştür.
Algazi'nin Türk musıkisi icralarını zevkle dinleyenlerden biri de
Istanbul Tıp Fakültesi'nin eski öğretim üyelerinden merhum Prof. Dr.
Tevfik Remzi Kazancıgil'dir. Bu anıyı anlatan Alâeddin Yavaşça 1940'lı
yılların sonunda, İbnülemin Mahmut Kemal İnal'in Bayazıt'ta
Bakırcılar'daki konağında düzenlenen, Prof. Kazancıgil'in de katıldığı
musıki meclislerinden birinde Dede Efendi'nin "Nice bir aşkınla feryâd
edeyim" güfteli bayatî şarkısını okur. O geceden birkaç gün sonra
Yavaşça'ya şunları söyler Kazancıgil:
"Bak sen o gece benim çok sevdiğim, Dede Efendi'nin bayatî şarkısını
okudun. Benim bir dostum vardı, tanınmış hanende İsak Elgazi Efendi. O
da bu eseri güzel okurdu, ama sen de çok güzel okudun." (26)
Yavaşça bir süre sonra Prof. Kazancıgil'in başında bulunduğu, Istanbul
Tıp Fakültesi'nin kadın-doğum kliniğinde ihtisasa başlayacaktır.
Yavaşça bu durumu yıllar sonra, "Başkalarının uzaktan bakamadığı
ihtisasa, ben Dede'nin bayatî şarkısı ile ulaşmış oldum," diye
anlatacaktı (27).
Kemanî Sadi Işılay'ın David Behar'a, Niyazi Sayın'a ve daha başka
musıkicilere anlattığı şu ilginç olay Algazi'nin dağar bilgisi hakkında
daha canlı bir fikir verecektir:
"İzmirli musıkiseverlerden zengin bir iş adamı kemanî Sadi Işılay ile
ud ve kanun çalan iki arkadaşını daha evine davet eder. Davet günü ev
sahibi, Işılay'a, 'Size birini tanıtacağım,' diyerek Algazi'yi Işılay
ve iki saz arkadaşıyla tanıştırır. Algazi kolay bir makam olsun diye
hicaz faslını teklif eder. Hicaz faslının herkesce bilinen bir
peşrevinden sonra Algazi birinci besteye başlar. Sazlar bu eseri
duymamışlardır bile, bu yüzden eşlik görevlerini yerine getiremezler,
nağmeleri takip edebildikleri kadarıyla sazlarını tıngırdatmaktan başka
bir şey ellerinden gelmez. İkinci bestede gene aynı durum tekrarlanır;
sazlar semaiyi biliyorlardır, ancak sıra şarkılara gelince hanendeye
katılabilirler... Daha sonra, bir şarkı arasına Algazi bir gazel
sıkıştırır, ama unutkanlıkla, 'la' (dügâh) perdesinde karar edecekken,
'si bemol'de kalır. Sadi Işılay o anda 'eyvah' diyerek Algazi'nin
kulağına eğilip durumu hatırlatır. Bunun üzerine Algazi yeni bir 'si
bemol' perdesi çıkararak 'la' perdesinde karar eder!... Faslın sona
ermesinden sonra Sadi Işılay, Algazi'ye 'Sen büyük hocasın, bizler
çalgıcılarız!' der."
Bu anının ilk bölümü sanatçının Türk musıkisinde geniş bir dağarı
olduğuna, ikinci bölüme de ses ve perde hakimiyetine işaret etmesi
bakımından anlamlıdır. Bu hikâye bize şunu da düşündürmüyor değil:
burada yayımladığımız plaklar arasında çok güzel, çok ustaca icralar
varsa da, bunlar bile onun bilgisini ve sanat seviyesini tam olarak
yansıtmıyor...
Yazıyı alıntıla | Okunma: 1393
|