572 yılında Mekke'de doğan Hazreti Ebû Bekir Es-Sıddık Ra, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)'ın İslâm’ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ilkidir. Câmiu'l Kur'an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.
Kur'ân-ı Kerim'de hicret sırasında Rasûlullah'la beraber olmasından dolayı, "...mağarada bulunan iki kişiden biri..." (et-Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına "atik"; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "sıddık" lâkabıyla anılmıştır. "Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Ebû Bekir'in nesebi Mürre ibn-i Kâ'b'da Rasûlullah'la birleşir. Anasının adı Ümmü'l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah ibn-i Osman ibn-i Amir ibn-i Amir... ibn-i Murca ...et-Temî’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hazreti Ebû Bekir'in Rasûlullah (s.a.s.)'den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir.
İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hazreti Peygamber'den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.
Hazreti Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa'd ibn-i Ebî Vakkas ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.
Hazreti Ebû Bekir hayatı boyunca Rasûlullah'ın yanından ayrılmamış,
çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur.
Rasûlullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve
husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.)
bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danışırdı. (Ibn Haldun,
Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi.
Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle
uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile
tanınıyorlardı. Hazreti Ebû Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hazreti
Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir
kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi
işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir
dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah’ın birliği, Mekke
müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi.
ikisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri
sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.
İslam'ı Benimsemesi
Hazreti Ebû Bekir, Hira dağından dönen Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)
ile karsılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, "Allah’ın elçisi"
olduğunu söyleyip "Yaratan Rabbi'nin adıyla oku" (el-Alâk, 96/1) diye
başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: "Allah’ın birliğine ve
senin O'nun rasûlü olduğuna iman ettim" demiştir. Hazreti Hatice'den
sonra Rasûlullah'a ilk iman eden odur. Hazreti Peygamber (s.a.s.)
İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir
tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz bir şekilde
kabul etmiştir. Hatta Hazreti Peygamber (s.a.s.), "Bütün insanların
imanı bir kefeye, Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır
basardı " diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü'min Ebû Bekir,
hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a adamış, bütün hayırlı
işlerde en basta gelmiştir.
Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İslâm’a
kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan
güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın
alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir,
Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram'da
müşriklerin saldırısına uğramıştı. Ebû Bekir, iman ettikten sonra
İslâm’ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karısı Ümmü Ruman
ve kızı Esma da iman etmiş, fakat oğulları Abdullah, Abdurrahman ve
babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi. Osman ibn-i Affan, Sa'd
ibn-i Ebî Vakkas, Abdurrahman ibn-i Avf, Zübeyr ibn-i Avvâm, Talha
ibn-i Ubeydullah gibi ilk müslümanları İslâm'a davet eden odur.
Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan
sonra Hazreti Peygamber, Hazreti Ebû Bekir'e de Habeşistan’a göç
etmesini söylemiş ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü'l-Gimâd'da
Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Dugunne ile karsılaştığında
Ibn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke'ye dönmesi gerektiğini
belirterek, ikisi birlikte Mekke'ye dönmüşlerdir.
Ancak şartlı olarak Ebû Bekir'i himayesine alan İbn Dugunne, Ebû
Bekir'in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi
sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini
gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı
olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: "Senin
himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter." Böylece on
üç yıl Mekke'de Rasûlullah'ın yanında kalan Hazreti Ebû Bekir, Hazreti
Aişe'nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alıp Ebû Bekir'e
gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir
sevinçten ağlamaya başlamıştı (İbn Hisâm, es-Sire, II, 485).
Hazreti Peygamber'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l
Münteha'ya gittiği isrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu
Hazreti Ebû Bekir'e yetiştirdikleri zaman; "O dediyse doğrudur."
demiştir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir'e; ihlâslı, asla yalan
söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, "Sıddîk"
lâkabı verildi. Kur'an tâbiriyle, "O, ne iyi arkadaştı " (en-Nisâ,
4/69) denilebilir.
İşte o "Sıddîk" ile o "Emîn", o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket ederek hicret etmişlerdir.
Hicreti
Sevr mağarasına ilk giren Hazreti Ebû Bekir, (r.a.) mağarada keşif
yaptıktan sonra Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) içeri girmiştir. Ebû
Bekir'in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar
Mekke'den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya
başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında
Esma'nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Hazreti Ebû Bekir
(r.a.) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna
rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere
söylememiştir. İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar
geldiler. Rasûlullah bu sırada Kur'ân'da anlatıldığı biçimde söyle
diyordu: "Üzülme, Allah bizimledir" (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah
ona güven vermiş, göremedikleri askerleriyle onu desteklemiştir; Allah
güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar.
Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah ile Ebû
Bekir Küba’ya vardılar.
Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: "Rasûlullah (s.a.s.)
ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O
anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, 'Ya
Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi
görür' dedim. O, 'Sus ya Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların
üçüncüsü ola, endişe edilir mi?' buyurdu. Küba’da üç gün kalan
Rasûlullah ile Hazreti Ebû Bekir nihayet Medine'ye vardılar. Medine'de
Hazreti Ebû Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa
düştüğünde Rasûlullah, "Allah’ım Mekke'yi bize sevgili kıldığın gibi
Medine'yi de bize sevgili kil, hummayı bizden uzaklaştır' diye dua
ettiği zaman Hazreti Ebû Bekir ve hasta olan diğer sahabeler
iyileştiler. Bu aradâ Hazreti Âişe ile Hazreti Muhammed (s.â.s.)'in
düğünleri yapıldı. Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmını
Hazreti Ebû Bekir karşıladı. Medine'de kardeşlik tesis edildiğinde Ebû
Bekir'in kardeşliği Harise ibn-i Zeyd oldu.
Hazreti Ebû Bekir Medine'de Mescidi Nebî'nin inşasına katıldı.
Rasûlullah İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için
seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen
Hazreti Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat
çarpıştığı savaşlarda (Bedir’de, Uhud'da, Hendek'te) Ebû Bekir de yer
aldı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de
bulundu. Rasûlullah'ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Ebû
Bekir, bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye
katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre
gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde
Hazreti Ebû Bekir, Rasûlullah'ın en yakınında yer almış olup onun
"veziri" gibi idi. Bedir'de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer
aldığında Ebû Bekir oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir'de
birçok sahâbî, oğlu, kardeşi, babası, dayısı ile çarpışmıştı.
Bedir savaşı, müslümanların İslâm’ı herselden üstün tuttuklarını, Allah
için en yakınları olan müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde
kalmadan, başka insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir.
Rasûlullah'ın bir amcası Hamza, İslâm ordusu safındayken öteki amcası
Abbas, düşman safındaydı. Yeğeni Ubeyde kendi yanındayken, öteki
yeğenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı
Zeynel’in eşi Ebû'l-As da Rasûlullah'a karşı müşriklerle birlikte
savaşıyordu.
Hicretin 9. yılında Medine'de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans
imparatoru, Şam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu
hazırladı. Rasûlullah, bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken,
kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Ebû Bekir malının hepsini bu
ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda Vedâ Haccında bulunan
Allah’ın Rasûlü, on birinci yılda hastalandı.
Hilâfeti
Hicrî on birinci yılda hastalanan Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)13
Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını
duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne
yapmaları gerektiğine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü.
Hazreti Ömer, onun Hazreti Musa gibi Rabbi ile buluşmaya gittiğini,
O'nun için "öldü" diyen olursa ellerini keseceğini söylüyordu. Ebû
Bekir, Rasûlullah'ın iyi olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının
yanına gitmişti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah'ı
alnından öptü ve "Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde
de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son
bulmuştur. şânın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan
münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katında bizi unutma; hatırında
olalım ..." dedi.
Sonra dışarı çıkıp Ömer'i susturdu ve; "Ey insanlar, Allah birdir,
O'ndan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Allah
apaçık hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür.
Allah'a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir.
Size Allah’ın şu buyruğunu hatırlatırım: "Muhammed sadece bir elçidir.
Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya
öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim
ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah
şükredenleri mükâfatlandıracaktır" (Âl-u imrân, 3/144). Allah’ın kitabı
ve Rasûlullah'ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını
ayıran sapıtır. Şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın,
dininizden saptırmasın. Şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz"
(İbn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).
Hazreti Ebû Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları teskin ettikten
sonra Rasûlullah'ın teçhiziyle uğraşırken, Ensâr, Benû Sâide
sakifesinde toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Uhâde'yi
Rasûlullah'tan sonra halife tayini için bir araya gelmişlerdir. Ebû
Bekir, Hazreti Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû
Saîde'ye gittiler. Orada Ensâr ile konuşulduktan ve hilâfet hakkında
çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hazreti Ebû Bekir, Ömer ile Ebû
Ubeyde'nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden
birine bey'at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi.
Hazreti Ebû Bekir'in konuşmasından sonra Hazreti Ömer atılarak hemen
Ebû Bekir'e bey'at etti ve, "Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen
Rasûlullah'ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana
bey'at ediyoruz. Rasûlullah'a hepimizden daha sevgili olan sana bey'at
ediyoruz" dedi. Hazreti Ömer'in bu âni davranışı ile orada bulunanların
hepsi Ebû Bekir'e bey'at ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün
Mescid-i Nebî'de Hazreti Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen
ona bey'at edildi. Rasûlullah'ın defni salı günü gerçekleşirken, onun
nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilâf meydana geldiğinde Hazreti
Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve "Her peygamber öldüğü yere
defnedilir" hadisini ashaba hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi.
Rasûlullah’ın cenaze namazı imamsız olarak gruplar halinde kılındı.
Bütün bunlar olurken, Hazreti Ali'nin Hazreti Fatima'nın evinde
Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve bey'ata ilk zamanlar
katılmadığı nakledilir. Hazreti Ali rivâyetlere göre,
el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya bey'at edildiği haberini alır almaz, elbisesini
yarım yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hazreti Ebû Bekir'e
bey'at etmiştir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hazreti Ebû
Bekir'e bey'at etmediği haberleri gerçeğe uygun olmasa gerektir. Çünkü
onun Ebû Bekir'in üstünlüğünü bildiği, onun hakkında yaptığı konuşmalar
ve tarihin akışı, diğer rivâyetlere aykırıdır.
Râsulullah’ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir ile Ömer
arasında- zaman zaman ihtilâflar, görüş ayrılıkları meydana gelmişse de
ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi daima birliktelik devam
ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoğunda huy ve
karakter farklılığı rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumuşak ve sâkin
davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket
ettiler. Ebû Bekir'in yönetiminde, Hazreti Ali ve Zübeyr ibn-i Avvam
Ridde savaşlarında kararların içinde, namazlarda Ebû Bekir'in arkasında
yer almışlardır (İbn Kesir, el-Bidâye ve'n Nihâye, V, 249). Hazreti
Ali, Rasûlullah'in bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine
getireceğini söylemiş (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, İbn Abbas'ın
Rasûlullah hastalandığı zaman ona gidip hilâfet işini sormak istemesini
geri çevirmiştir. Yani Hazreti Ebû Bekir'in halifeliğine karşı kimseden
bir çıkış olmamıştır. Zaten tabii, fıtrî, akli ve maslahata uygun olan
da onun halifeliğidir.
Hazreti Peygamber ölmeden önce yazılı bir ahitname bırakmamış, ancak
Hazreti Ebû Bekir'in faziletine dair Mescid'de konuşmuş, hasta
yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine imam tâyin etmiştir.
Hazreti Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah'ın mirasından pay almak için
gelen Hazreti Fâtıma’ya, "Rasûlullah'ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan
geri durmam" diyerek, Fâtıma'nin peygamberin kızı olmasını dinin üstün
tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah'ın yanındayken ondan ne
duymuş, ne görmüşse onu tatbik etmiştir (Taberî, III, 220). Sonraları
Hazreti Ali'nin hilâfeti zamanında Fâtıma'ya -ki, Ebû Bekir'e gidip
miras isterken onu savunmuştu- mirastan hiçbir şey vermemesi de ashâbın
Rasûlullah’ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (Ibn
Teymiye, Minhâc'üs-Sünne, III, 230). Hazreti Ebû Bekir "Rasûlullah’ın
Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de yaptığı konuşmada, "Sizin en
hayırlınız değilim, ama başınıza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam
bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz; ben Allah ve
Rasûlü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan
edersem itaatiniz gerekmez..." demiştir (İbn Hisâm, es-Sire, IV,
340-341; Taberî, Târih, III, 203).
Mürtedlerle Mücadele, Irak Ve Suriye Fütühatı
Hazreti Ebû Bekir Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)’ın halifesi olduktan
sonra, onun vefâtıyla Arabistan'da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde
görülen dinden dönme hareketlerine, yalancı peygamberlere, "namaz
kılarız, ama zekât vermeyiz" diyenlere karşı savaş açtı. Esvedu'l-Ansi,
Müseylemetü'l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle
yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiş, isyan bastırılmış,
zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e konulup dağıtılmaya
başlanmıştır. Rasûlullah’ın hazırladığı, ancak vefâtı sebebiyle
bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman,
Yemen, Mühre isyanlarını bastırmıştır.
İçte isyancılarla mücâdele edilirken, dışta da iki büyük
imparatorluğun, İran ve Bizans’ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre,
Ecnâdin ve Enbâr, savaşlarla İslâm diyarına katılmış, Irak fethedilmiş,
Suriye'nin de önemli kentleri ele geçirilmiştir. Yermek savaşı devam
ederken Hazreti Ebû Bekir vefât etmiştir. Onun ordusuna verdiği
öğütlerde şu ibareler vardır: "Kadın, çocuk ve yaşlılara dokunmayın,
yemiş veren ağaçları kesmeyin, ma'mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi
aşmayın, korkmayın." Gerçekten İslâm ordusu fethettiği yerlerde kimseye
zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış, müslüman
olmayıp da cizye vererek İslâm’ın himayesine giren milletler huzur ve
emniyet içinde yaşamışlardır.
Kur'an-I Kerîm'in Toplanması, "Mushaf''ın Meydana Gelmesi
Hazreti Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ'nın
birçoğunun şehid olması üzerine, Hazreti Ömer'in Kur'ân'ın toplanması
fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur'ân
âyetlerinin toplanmasını sağlamıştır. Rasûlullah zamanında peyderpey
inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma
dallarına yazıldığı gibi, ashâbın çoğu da Kur'ân hâfızı idi. Ancak,
yazılı olan âyetler dağınıktı, kurrâ da azalınca Kur'ân'ın muhafazası
hususunda endişe edildi. Ebû Bekir, Zeyd ibn-i Sâbit'in başkanlığında
bir heyet teşkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini
emretti. Ayrıca şâhitlerle âyetler doğrulanıyor, kurrâ' ile te'kid
ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandı ve "Mushaf" meydana
getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir'den Ömer'e, ondan da kızı Hafsa'ya geçti
ve Hazreti Osman zamanında çoğaltılarak Dârü'l-İslam’ın bütün
vilâyetlerine dağıtıldı.
Vefatı
Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine rağmen
Hazreti Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme
göstermiştir. Hazreti Ebû Bekir Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayının
başında hicretten sonra Medine'de yakalandığı hastalığının ortaya
çıkması üzerine yatağa düşünce yerine Ömer'in namaz kıldırmasını
istedi. Ashâbla istişâre ederek Hazreti Ömer'i halifeliğe uygun
gördüğünü söyledi. Hazreti Ömer'in sert ve kaba oluşu gibi bazı
itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hazreti Osman'a
yazdırdı. Ebû Bekir (r.a.), 634 yılında Medine'de vefât etti. Vasiyeti
gereği Rasûlullah’ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece
bu iki büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri
devam etti.
Kişiliği Ve Yönetimi
Tâcir olarak geniş bir kültüre sahip olan Hazreti Ebû Bekir, dürüstlüğü
ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yerilir. Karakteri; yumuşak
huyluluk, çok düşünüp çok az konuşmak, tevâzu ile belirgindi. Hazreti
Âişe'nin rivâyetine göre, "gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf" biri
idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak
işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah’ın en sadık dostu olan Ebû
Bekir'in Mirâc olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona
"es-Sıddik" lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda "O ne söylüyorsa
doğrudur" demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını
mülkünü İslâm için harcamış, vefât ederken vasiyetinde, halifeliği
müddetince aldığı maaşların, topraklarının satılarak iâde edilmesini
istemiş ve geride bir deve, bir köleden başka birsey bırakmamıştır.
Dört eşinden altı çocuğu olan Ebû Bekir, kızı Âişe'yi Rasûlullah ile
hicretten sonra evlendirmiştir (Tabakat-i Ibn Sa'd, VI, 130 vd.;
Ibnu'l-Esir, II, 115 vd).
Hicret sırasında mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı
acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Hazreti Muhammed Mustafa
(a.s.)'ı uyandırmamak için sesini çıkarmaması, ağlarken Hazreti
Peygamber uyanıp ne olduğunu sorduğunda, "Anam-babam sana fedâ olsun ya
Rasûlullah" demesi olayı Ebû Bekir'in Rasûlullah'a olan bağlılığının
örneklerinden sadece biridir. Hazreti Ebû Bekir'in beyaz yüzlü, zayıf,
doğan burunlu, sakallarını kına ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam
olduğu rivâyet edilir (İbnü'l Esir, el-Kâmil fi't-Târih, II, 419-420).
Rasûlullah’dan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir'dir. O, Hazreti
Peygamber'in veziri, fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah'ın,
"insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir'i edinirdim" (Buhâri, Salât,
80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve "Herkeste
iyiliklerimin karşılığı vardır, Ebû Bekir hariç" demesi ve son
hutbesinde, "Allah, kullarından birini dünya ile kendi katında olan
şeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı
tercih etti'' diye Ebû Bekir'i övmesi ve mescide açılan tüm kapıları
kapattırıp yalnız Hazreti Ebû Bekir'in kapısını açık bırakması ona
verdiği değeri göstermektedir.
Hazreti Ebû Bekir'in nasslara aykırı hiçbir görüşü bize ulaşmamıştır,
çünkü böyle bir şeyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor,
Rasûlullah’ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine
karşı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiştir
(Buhâri, Fedâilü'l-Ashâbi'n-Nebî, 3 ). İhtilâf veya ihtilâflarda
çözümsüzlük, bid'atler onun devrinde yaşanmamıştır. "Üzülme, Allah
bizimle beraberdir" buyuran Rasûlullah’ın haberi sanki lâfızda ve
mânâda Hazreti Ebû Bekir'de zâhir olmuştur (İbn Teymiye, Külliyat
Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).
Kaynaklarda onun, "Ben ancak Rasûlullah'a tâbiyim, birtakım esaslar
koyucu değilim" diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir
(Taberî, IV, 1845; İbn Sa'd, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce
Kur'ân'a bakar, bulamazsa Sünnette araştırır, orda da bulamazsa ashâbla
istişâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde
Muhâcir-Ensâr eşitliği'nin ihtilâfa yol açmasında Ömer'in Muhâcirlere
daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen ganimeti eşit olarak
bölüştürmüştür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı.
Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir
talâk saymışlar, bu daha sonra-birçok "maslahat gereği" diye yapılan
değişiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’ın
tüm uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiş; bazen -kalpleri İslâm’a
ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereği veya
zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesini söyleyen ashâbına uymuştur.
Müslümanlar henüz otuz sekiz kişiyken Mekke'de Mescid-i Haram'da
İslâm’ı tebliğ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir'e hilâfetinde
"Halifet-u Rasûlullah" denilmiş, sonraki halifelere ise
"Emîrü'l-Mü'minîn" denilmiştir. Mâlî işlerini Ebû Ubeyde, kadılık ve
kazâ işlerini Hazreti Ömer, kâtipliğini Zeyd ibn-i Sâbit ve Hazreti
Ali, başkumandanlığını Üsâme ve Halid ibn-i Velid yapmıştır. Medine
Dârü'l-İslâm'ın başkenti olmuş, Mekke, Taife, San’sa, Hadramevt,
Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere
ayrılmıştır. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beşte biri
Beytü'l-Mal'de toplanmıştır.
Hazreti Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan
sayılır. O, yanılıp da yanlış bir şey söylerim korkusuyla yalnızca yüz
kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti
nakledilmiştir. Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:
"Rasûlullah vahiy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir
şeytanım vardır... Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele
gelen eceliniz var... Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur...
Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten
çekinen kimsede hayır yoktur... Amelin sırrı sabırdır... Hiç kimseye
imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir... Hesaba
çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )
Seda Sayan Seda Sayan Asıl adı Aysel Gülsaçar olan Seda Sayan, 1965 yılında İstanbul Eyüp'te doğdu. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğudur. Çok fakir bir ailenin çocuğu olduğu için hem okudu hem de tezgahtarlık, fabrika işçiliği yaptı....
Oğuz Tansel Oğuz Tansel 1915 yılında Bozkır'ın Meyre köyünde doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Fakülteyi bitirmeden başladığı öğretmenlik yaşamı 1969 yılında emekli oluncaya kadar sürdü. Türk edebiyatının özgün şairlerinden olduğu kadar, bir masal...
Muzaffer Buyrukçu Muzaffer Buyrukçu (1930 - 2006) Niğde’de 1930 yılında doğan Buyrukçu, 1951-1970 yılları arasında memurluk yaptı. Yazı hayatına şiir ve gazetelerde öykü yazarak başlayan Buyrukçu, 1953 yılından sonra da yazılarını dergilerde yayımlamaya başladı. Konularını...
Rüştü Reçber 10 Mayıs 1973 Korkuteli, Antalya doğumlu. Türk futbolunun yetiştirdiği en iyi kalecilerden biri olan Rüştü Reçber,
Mehmet Seyda 1919 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Pertevniyal Lisesi'ni bitirdi. Öğrenimini liseye kadar devam