1859’da Polonyalı Yahudi bir baba ve İrlandalı bir annenin çocuğu olarak Paris’te doğdu. 17 yaşındayken kamuya açık bir yarışmada son derece zorlayıcı bir matematiksel probleme verdiği özgün yanıtla ödül kazandı; aynı yıl Pascal’ın çözdüğü ama sonucunu yayımlamadığı bir başka problemi çözme başarısını gösterdi. 1877-1881 yılları arasında Ecole Normale Supérieure’de öğrenim gördü. Bunu izleyen on altı yıl boyunca birçok lisede matematik öğretmeni olarak görev yaptı. Öğrencileri arasında 1910 yılında Cahiers de la Quinzaine dergisini kuracak olan Charles Péguy de vardı. Bergson’un mezuniyet tezi Aristo’nun Lucretius hakkındaki çalışması üzerine kurulmuştu. 1900’de College de France’ta profesör oldu. Dersleri meraklı bir öğrenci grubunun yanı sıra akademisyenler ve genel kamu tarafından da dikkatle izleniyordu; dahası derslerine girmek için o kadar çok yabancı öğrenci okulu ziyaret ediyordu ki, okula “Bergson’un evi” denmeye başladı. 1914’le 1921 arasında filozofun Fransa adına yürüttüğü diplomatik görevler, yerine derslere giren Édouard Le Roy’un Bergson’un “sürekli vekili” olarak anılmasına neden oldu. Yazar 1921’de College de France’taki görevinden istifa ederek kendisini yazmaya ve Milletler Cemiyeti için çalışmaya adadı. Üniversiteden ve kamunun dikkatinden uzaklaşması yazarın felsefi yaklaşımlarının 1920’lerden itibaren popülerliğini yitirmesiyle sonuçlandı.
Bergson, iki dünya savaşı arasında kalan yıllarda kamusal kült bir figür haline geldi. Yahudilikle yakın bir ilişkide olmamasına rağmen filozof, Nazi kuklası Vichy hükümetinin kendisini anti-semitik yasaların getirdiği yaptırımların kapsamından çıkarma önerisini reddetti. Mazlumların tarafına katılmaya karar vererek 1940 yılının sonunda kendisini nüfus kütüğüne Yahudi olarak kaydettirdi. Bununla birlikte din hakkındaki düşünceleri onun Katolikliğe yakınlık duymasına yol açmıştı. Ağır bir eklem kireçlenmesi sorunu yüzünden hayatının son on yedi yılında yürüyemeyen Bergson, 3 Ocak 1941’de ağır bir bronşit yüzünden hayatını kaybetti.
Bir röportajda Bergson “felsefede günlük dilde konuşulmayan hiçbir şeyin olmadığını” dile getirmişti. Bu ifadeden de anlaşılabilecek olan tüm iyi niyetine rağmen, gündelik olanın düzeyinden oldukça yukarıda ve izlenmesi zor bir düşünce çizgisi ortaya koyuyordu. İlk büyük yapıtı Essai sur les Données Immédiates de Conscince’de (Bilincin Dolaysız Verileri Üzerine Bir Deneme, 1889) Bergson, irade ve onun özgürlüğü hakkındaki sözde sorunların zihinsel durumların yanlış bir fenomenolojisine, temelde bu durumların insan tarafından uzamsal olarak algılanması, ifade edilmesi ve ‘kavranması’ eğilimine bağlı olduğunu göstermeye çalıştı. İnsan, gerçek hayatı tahayyül ürünü bir hat üzerinde ilerleyen, bilinçli durumların belirgin sınırlara sahip ardıllığı olarak değil; daha çok, sürekli bir akış olarak algılar. İnsan tecrübesi, deyim yerindeyse, bu ‘akış mantığı’na göre biçimlenir. Bergson, zamanın kavramı ve tecrübesi arasına bir ayrım koyar. Fizikçi, nesneleri ve olayları ardıl diziler olarak gözlerken; zaman, bilinçte kendisini süre –basit biçimde matematikselleştirilmeye direnen sonsuz bir akış süreci- olarak sunar. Bergson, gerçek zamanın ‘süre’olarak tecrübe edildiğini ve iç güdülerin ve zihnin ayrı işlemleri aracılığıyla değil, sezgi yoluyla kavrandığını savunur.
1903’te yayımladığı Metafiziğe Giriş’te Bergson, sezgiyi bir sürecin
dolaysız kavranışı ya da gerçeğin gerçek kaşifi olarak gösterir. Gerçek
dünyayı açığa çıkaran çözümleme değil, sezgidir. Sezgi, Bergson’da,
bazen parlak düşüncelere ulaşmanın bir yolu, bazen yöntem bakımından
matematikteki ‘zihin’in felsefede karşılığı olan şey olarak belirir.
‘Yaratıcı dürtü’ ya da ‘yaşayan enerji’ olarak yorumlanan élan vital
kavramı en ünlü kitabı L'evolution Créatrice’de (Yaratıcı Evrim, 1907)
geliştirilmiştir. Élan vital, var olduğu bilimsel olarak doğrulanamayan
ama tüm hayatı durmaksızın biçimlendiren yaşamsal dürtüyü üretir.
Bergson, Darwin’in evrimin ya büyük sıçramalarla ya da küçük
başkalaşımların birikmesi yoluyla ilerlediği yollu varsayımlarını
eleştirmiş ve élan vitalin evrimin gerçek çizgisini oluşturduğunu iddia
etmiştir.
1914’te Bergson’un başta L'evolution Créatrice olmak üzere bütün
kitapları Vatikan’ın ünlü kara listesi olan Index’e kaydedilmiş ve
Katolikler tarafından okunmaları yasaklanmıştır. Bergson bir sonraki ve
son büyük yapıtını L'evolution Créatrice’ten tam yirmi beş yıl sonra
yayımladı. 1932’de basılan Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı’nın son cümleri
ulusçu-ırkçı hareketlerin tehditlerine ve mekanize savaş aygıtlarının
ortaya çıkışına işaret ediyordu. İki yıl sonra çıkan La Pensée et Le
Mouvant: Essais et Conferences (Düşünce ve Hareket) felsefi
denemelerden ve başka konularda yazdıklarından oluşan bir derlemeydi.
1900'de basılan Gülme adlı kitabında Bergson, ”gülüşte, komşumuzu
aşağılamaya ve sonuçta düzeltmeye yönelik itiraf edilmeyen bir niyet
olduğunu” belirtir. Bu kitap Bergson’un çok tanınmayan
çalışmalarındandır; ancak Arthur Koestler bu kitabı Freud’un Espriler
ve Bilindışıyla İlişkileri ile birlikte The Act of Creation (Yaratma
Eylemi) kitabının dayanağı olarak gösterir. Bergson, ‘komik’ olanı,
insanın maddeci ve mekanik olandan kutulduğunda hissettiği bir
rahatlığın sonucu olarak tanımlar. “Birbirinden tamamen bağımsız iki
olay dizisine dahil olan ve oldukça farklı iki anlamla yorumlanabilen
durum ‘komik’tir.” Bergson gülmeyi, “toplum tarafından toplumsal
olmayan bireye dayatılan düzeltici cezalandırma” olarak
değerlendiriyordu. “Gülüş, bir yankıyı gerektirir gibi görünüyor.
Gülüşümüz her zaman bir grubun gülüşüdür.”
Bergson gençliğinde Spencer’ın evrimci görüşleriyle de ilgilenmişti;
ancak daha sonradan Spencer’ın bakış açısını terk ederek sezgiyi en
yüksek insan yetisi olarak değerlendirmeye başladı. L'evolution
Créatrice’te Bergson evrimin temelinde Darwin’in iddia ettiği gibi
doğal ayıklanmanın değil, yaratıcı bir dürtünün bulunduğunu savundu.
İnsan zihni bu süreçte bir beka aracı olarak gelişmişti. Bu yolla,
insan kaçınılmaz bir biçimde geometrik ya da uzamsallaştırıcı
terimlerle düşünmeye başlamış ve nihai yaşam sürecine tutunmuştu.
Geometrik olanı ya da ‘uzamsal terimlerle ifade edilebileni aşan’ sezgi
ise gerçekliğin kalbine varan ve felsefi gerçeği yakalayabilmemizi
sağlayan asıl aracıydı.
Bergson’un düşüncesi ve zaman kavramsallaştırması Arnold Hauser, Claude
Simon, William James, Alfred North Whitehead, Santayana, Péguy, Valéry
ve John Dos Passos gibi birçok yazarı derinden etkiledi. Whitehead
Bergson’un süre ve evrim kavramsallaştırmalarını organik yaşam ve
biyoloji bağlamındaki kullanımlarından fiziğe taşımayı denedi.
Bergson’un kuziniyle evlendiği Marcel Proust’un da, büyük yapıtı Kayıp
Zamanın İzinde’yi yazarken bu yetenekli eniştenin düşüncelerinden çok
etkilendiği iddia edilir. Sartre, Bergson’un yapıtlarına büyük ilgi ve
saygı göstermiş, Martin Heidegger de filozofun ‘olmayış’ gibi
kavramlarını işlemiştir. Bununla birlikte Bergson’un varoluşçulukla
dolaysız bir ilişkisi kurulamaz; yaşadığı dönemde Bergson sıklıkla
'ampirist' olarak değerlendirilmişti. Öte yandan Bergson’un savları,
yazarın düşüncelerini 1914’te eleştirmiş olan ve daha sonra Batı
Felsefesi Tarihi adlı kitabında bu eleştirisini yineleyen Bertrand
Russell gibi ampiristleri düş kırıklığına uğratmıştı. Birçok düşünür
Bergson’un sezgiyi zihinden tatminkar bir yöntemle ayırt edemediğine
işaret etmiştir. Albert Einstein, Bergson’un Durée et Simultanéité à
Propos de La Théorie D'einstein (Süre ve Eşzamanlılık: Einstein’ın
Kuramı Hakkında Düşünceler, 1921) adlı kitabında, görelilik kuramıyla
ilgili ciddi hatalar saptamıştır. Bergson 1911’de Einstein’ın kuramına
karşı çıkmış; ancak görüşlerini değiştirdikten sonra çizgisel olmayan
zaman kavramını ortaya atmıştı. Bergson, kamunun gözünde Einstein’la
giriştiği eleştirel savaşı kaybetmiş olsa da, sonraları birçok fizikçi
çalışmalarını Bergson’a atfetmiştir. “Gerçekte, geçmiş kendi kendisini
otomatik olarak korur. Muhtemelen, bütünlüğü içinde bizi an be an
izler; çocukluğumuzun en erken döneminden beri hissetmiş, düşünmüş,
arzulamış olduğumuz her şey kendilerine katılmak üzere olan şimdiki
zamana eğilerek, solmuş biçimde biçimde dışarıda bırakacak olan
bilincin kapılarına dayanmış bir halde oradadır.” (L'evolutıon
Créatrıce [Yaratıcı Evrim], 1907)
Henry Bergson 1859’da Polonyalı Yahudi bir baba ve İrlandalı bir
annenin çocuğu olarak Paris’te doğdu. 17 yaşındayken kamuya açık bir
yarışmada son derece zorlayıcı bir matematiksel probleme verdiği özgün
yanıtla ödül kazandı; aynı yıl Pascal’ın çözdüğü ama sonucunu
yayımlamadığı bir başka problemi çözme başarısını gösterdi. 1877-1881
yılları arasında Ecole Normale Supérieure’de öğrenim gördü. Bunu
izleyen on altı yıl boyunca birçok lisede matematik öğretmeni olarak
görev yaptı. Öğrencileri arasında 1910 yılında Cahiers de la quinzaine
dergisini kuracak olan Charles Péguy de vardı. Bergson’un mezuniyet
tezi Aristo’nun Lucretius hakkındaki çalışması üzerine kurulmuştu.
1900’de College de France’ta profesör oldu. Dersleri meraklı bir
öğrenci grubunun yanı sıra akademisyenlerin ve genel kamu tarafından
dikkatle izleniyordu; dahası derslerin takip etmek için o kadar çok
yabancı öğrenci okulu ziyaret ediyordu ki, okula “Bergson’un evi”
denmeye başladı. 1914’le 1921 arasında filozofun Fransa adına yürüttüğü
diplomatik görevler, yerinde derslere giren Édouard Le Roy’un
Bergson’un “sürekli vekili” olarak anılmasına neden oldu. Yazar 1921’de
College de France’ataki görevinden istifa ederek kendisini yazmaya ve
Milletler Cemiyeti için çalışmaya adadı. Üniversiteden ve kamunun
dikaktinden uzaklaşması yazarın felsefi yaklaşımlarının 1920’lerden
itibaren popülerliğini yitirmesiyle sonuçlandı.
Bergson, iki dünya savaşı arasında kalan yıllarda kamusal kült bir
figür haline geldi. Bu dinle yakın ilişkisi olmamasına rağmen filozof,
Nazi kuklası Vichy hükümetinin kendisini anti-semitik yasaların
getirdiği yaptırımların kapsamından çıkarma önerisini reddetti.
Mazlumların tarafına katılmaya karar vererek 1940 yılının sonunda
kendisini nüfus kütüğüne Yahudi olarak kaydettirdi. Bununla birlikte
din hakkındaki düşünceleri onu Katolikliğe yakınlık duymasına yol
açmıştı. Ağır bir eklem kireçlenmesi sorunu yüzünden hayatının son on
yedi yılında yürüyemeyen Bergson, 3 Ocak 1941’de ağır bir bronşit
yüzünden hayatını kaybetti.
Bir röportajda Bergson “felsefede günlük dilde konuşulmayan hiçbir
şeyin olmadığını” dile getirmişti. Bu ifadeden de anlaşılabilecek olan
tüm iyi niyetine rağmen, gündelik olanın düzeyinden oldukça yukarıda ve
izlenmesi zor bir düşünce çizgisi ortaya koyuyordu. İlk büyük yapıtı
Essai sur les Données Immédiates de Conscince’de (Bilincin Dolaysız
Verileri Üzerine Bir Deneme, 1889) Bergson, irade ve onun özgürlüğü
hakkındaki sözde sorunların zihinsel durumların yanlış bir
fenomenolojisine, temelde bu durumların insan tarafından uzamsal olarak
algılanması, ifade edilmesi ve ‘kavranması’ eğilimine bağlı olduğunu
göstermeye çalıştı. İnsan, gerçek hayatı tahayyül ürünü bir hat
üzerinde ilerleyen, bilinçli durumların belirgin sınırlara sahip
ardıllığı olarak değil; daha çok, sürekli bir akış olarak algılar.
İnsan tecrübesi bu deyim yerindeyse bu ‘akış mantığı’na göre
biçimlenir. Bergson, zamanın kavramı ve tecrübesi arasına bir ayrım
koyar. Fizikçi, nesneleri ve olayları ardıl diziler olarak gözlerken,
zaman, bilinçte kendisini süre –basit biçimde matematikselleştirilmeye
direnen sonsuz bir akış süreci- olarak sunar. Bergson, gerçek zamanın
‘süre’olarak tecrübe edildiğini ve iç güdülerin ve zihnin ayrı
işlemleri aracılığıyla değil sezgi yoluyla kavrandığını savunur.
1903’te yayımladığı Metafiziğe Giriş’te Bergson, sezgiyi bir sürecin
dolaysız kavranışı ya da gerçeğin gerçek kaşifi olarak gösterir. Gerçek
dünyayı açığa çıkaran çözümleme değil, sezgidir. Sezgi, Bergson’da,
bazen parlak düşüncelere ulaşmanın bir yolu, bazen yöntem bakımından
matematikteki ‘zihin’in felsefede karşılığı olan şey olarak belirir.
‘Yaratıcı dürtü’ ya da ‘yaşayan enerji’ olarak yorumlanan élan vital
kavramı en ünlü kitabı L'evolution Créatrice’de (Yaratıcı Evrim, 1907)
geliştirilmiştir. Élan vital, var olduğu bilimsel olarak doğrulanamayan
ama tüm hayatı durmaksızın biçimlendiren yaşamsal dürtüyü üretir.
Bergson, Darwin’in evrimin ya büyük sıçramalarla ya da küçük
başkalaşımların birikmesi yoluyla ilerlediği yollu varsayımlarını
eleştirmiş ve élan vitalin evrimin gerçek çizgisini oluşturduğunu iddia
etmiştir.
1914’te Bergson’un başta L'evolution Créatrice olmak üzere bütün
kitapları Vatikan’ın ünlü kara listesi olan Index’e kaydedilmiş ve
Katolikler tarafından okunmaları yasaklanmıştır. Bergson bir sonraki ve
son büyük yapıtını L'evolution Créatrice’ten tam yirmi beş yıl sonra
yayımladı. 1932’de basılan Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı’nın son cümleri
ulusçu-ırkçı hareketlerin tehditlerine ve mekanize savaş aygıtlarının
ortaya çıkışına işaret ediyordu. İki yıl sonra çıkan La Pensée et Le
Mouvant: Essais et Conferences (Düşünce ve Hareket) felsefi
denemelerden ve başka konularda yazdıklarından oluşan bir derlemeydi.
Le Rire (Gülüş, 1900) adlı kitabında Bergson,”gülüşte komşumuzu
aşağılamaya ve sonuçta düzeltmeye yönelik itiraf edilmeyen bir niyet
olduğunu” belirtir. Bu kitap Bergson’un çok tanınmayan
çalışmalarındandır; ancak Arthur Koestler bu kitabı Freud’un Espriler
ve Bilindışıyla İlişkileri ile birlikte The Act of Creation (Yaratma
Eylemi) kitabının dayanağı olarak gösterir. Bergson, ‘komik’ olanı,
insanın maddeci ve mekanik olandan kutulduğunda hissettiği bir
rahatlığın sonucu olarak tanımlar. “Birbirinden tamamen bağımsız iki
olay dizisine dahil olan ve oldukça farklı iki anlamla yorumlanabilen
durum ‘komik’tir.” Bergson gülmeyi, “toplum tarafından toplumsal
olmayan bireye dayatılan düzeltici cezalandırma” olarak
değerlendiriyordu. “Gülüş, bir yankıyı gerektirir gibi görünüyor.
Gülüşümüz her zaman bir grubun gülüşüdür.”
Bergson gençliğinde Spencer’ın evrimci görüşleriyle de ilgilenmişti;
ancak daha sonradan Spencer’ın bakış açısını terk ederek sezgiyi en
yüksek insan yetisi olarak değerlendirmeye başladı. L'evolution
Créatrice’te Bergson evrimin temelinde Darwin’in iddia ettiği gibi
doğal ayıklanmanın değil, yaratıcı bir dürtünün bulunduğunu savundu.
İnsan zihni bu süreçte bir beka aracı olarak gelişmişti. Bu yolla,
insan kaçınılmaz bir biçimde geometrik ya da uzamsallaştırıcı
terimlerle düşünmeye başlamış ve nihai yaşam sürecine tutunmuştu.
Geometrik olanı ya da ‘uzamsal terimlerle ifade edilebileni aşan’ sezgi
ise gerçekliğin kalbine varan ve felsefi gerçeği yakalayabilmemizi
sağlayan asıl aracıydı.
Bergson’un düşüncesi ve zaman kavramsallaştırması Arnold Hauser, Claude
Simon, William James, Alfred North Whitehead, Santayana, Péguy, Valéry
ve John Dos Passos gibi birçok yazarı derinden etkiledi. Whitehead
Bergson’un süre ve evrim kavramsallaştırmalarını organik yaşam ve
biyoloji bağlamındaki kullanımlarından fiziğe taşımayı denedi.
Bergson’un kuziniyle evlendiği Marcel Proust’un da, büyük yapıtı Kayıp
Zamanın İzinde’yi yazarken bu yetenekli eniştenin düşüncelerinden çok
etkilendiği iddia edilir. Sartre, Bergson’un yapıtlarına büyük ilgi ve
saygı göstermiş, Martin Heidegger de filozofun ‘olmayış’ gibi
kavramlarını işlemiştir. Bununla birlikte Bergson’un varoluşçulukla
dolaysız bir ilişkisi kurulamaz; yaşadığı dönemde Bergson sıklıkla
‘görgücü' olarak değerlendirilmişti. Öte yandan Bergson’un savları,
yazarın düşüncelerini 1914’te eleştirmiş olan ve daha sonra Batı
Felsefesi Tarihi adlı kitabında bu eleştirisini yineleyen Bertrand
Russell gibi ampiristleri düş kırıklığına uğratmıştı. Birçok düşünür
Bergson’un sezgiyi zihinden tatminkar bir yöntemle ayırt edemediğine
işaret etmiştir. Albert Einstein, Bergson’un Durée et Simultanéité à
Propos de La Théorie D'einstein (Süre ve Eşzamanlılık: Einstein’ın
Kuramı Hakkında Düşünceler, 1921) adlı kitabında görelilik kuramıyla
ilgili ciddi hatalar saptamıştır. Bergson 1911’de Einstein’ın kuramına
karşı çıkmış; ancak görüşlerini değiştirdikten sonra çizgisel olmayan
zaman kavramını ortaya atmıştı. Bergson, kamunun gözünde Einstein’la
giriştiği eleştirel savaşı kaybetmiş olsa da, sonraları birçok fizikçi
çalışmalarını Bergson’a atfetmiştir. “Gerçekte, geçmiş kendi kendisini
otomatik olarak korur. Muhtemelen, bütünlüğü içinde bizi an be an
izler; çocukluğumuzun en erken döneminden beri hissetmiş, düşünmüş,
arzulamış olduğumuz her şey kendilerine katılmak üzere olan şimdiki
zamana eğilerek, solmuş biçimde biçimde dışarıda bırakacak olan
bilincin kapılarına dayanmış bir halde oradadır.” (L'evolutıon
Créatrıce [Yaratıcı Evrim], 1907)
Henry Bergson 1859’da Polonyalı Yahudi bir baba ve İrlandalı bir
annenin çocuğu olarak Paris’te doğdu. 17 yaşındayken kamuya açık bir
yarışmada son derece zorlayıcı bir matematiksel probleme verdiği özgün
yanıtla ödül kazandı; aynı yıl Pascal’ın çözdüğü ama sonucunu
yayımlamadığı bir başka problemi çözme başarısını gösterdi. 1877-1881
yılları arasında Ecole Normale Supérieure’de öğrenim gördü. Bunu
izleyen on altı yıl boyunca birçok lisede matematik öğretmeni olarak
görev yaptı. Öğrencileri arasında 1910 yılında Cahiers de la quinzaine
dergisini kuracak olan Charles Péguy de vardı. Bergson’un mezuniyet
tezi Aristo’nun Lucretius hakkındaki çalışması üzerine kurulmuştu.
1900’de College de France’ta profesör oldu. Dersleri meraklı bir
öğrenci grubunun yanı sıra akademisyenlerin ve genel kamu tarafından
dikkatle izleniyordu; dahası derslerin takip etmek için o kadar çok
yabancı öğrenci okulu ziyaret ediyordu ki, okula “Bergson’un evi”
denmeye başladı. 1914’le 1921 arasında filozofun Fransa adına yürüttüğü
diplomatik görevler, yerinde derslere giren Édouard Le Roy’un
Bergson’un “sürekli vekili” olarak anılmasına neden oldu. Yazar 1921’de
College de France’ataki görevinden istifa ederek kendisini yazmaya ve
Milletler Cemiyeti için çalışmaya adadı. Üniversiteden ve kamunun
dikaktinden uzaklaşması yazarın felsefi yaklaşımlarının 1920’lerden
itibaren popülerliğini yitirmesiyle sonuçlandı.
Bergson, iki dünya savaşı arasında kalan yıllarda kamusal kült bir
figür haline geldi. Bu dinle yakın ilişkisi olmamasına rağmen filozof,
Nazi kuklası Vichy hükümetinin kendisini anti-semitik yasaların
getirdiği yaptırımların kapsamından çıkarma önerisini reddetti.
Mazlumların tarafına katılmaya karar vererek 1940 yılının sonunda
kendisini nüfus kütüğüne Yahudi olarak kaydettirdi. Bununla birlikte
din hakkındaki düşünceleri onu Katolikliğe yakınlık duymasına yol
açmıştı. Ağır bir eklem kireçlenmesi sorunu yüzünden hayatının son on
yedi yılında yürüyemeyen Bergson, 3 Ocak 1941’de ağır bir bronşit
yüzünden hayatını kaybetti.
Bir röportajda Bergson “felsefede günlük dilde konuşulmayan hiçbir
şeyin olmadığını” dile getirmişti. Bu ifadeden de anlaşılabilecek olan
tüm iyi niyetine rağmen, gündelik olanın düzeyinden oldukça yukarıda ve
izlenmesi zor bir düşünce çizgisi ortaya koyuyordu. İlk büyük yapıtı
Essai sur les Données Immédiates de Conscince’de (Bilincin Dolaysız
Verileri Üzerine Bir Deneme, 1889) Bergson, irade ve onun özgürlüğü
hakkındaki sözde sorunların zihinsel durumların yanlış bir
fenomenolojisine, temelde bu durumların insan tarafından uzamsal olarak
algılanması, ifade edilmesi ve ‘kavranması’ eğilimine bağlı olduğunu
göstermeye çalıştı. İnsan, gerçek hayatı tahayyül ürünü bir hat
üzerinde ilerleyen, bilinçli durumların belirgin sınırlara sahip
ardıllığı olarak değil; daha çok, sürekli bir akış olarak algılar.
İnsan tecrübesi bu deyim yerindeyse bu ‘akış mantığı’na göre
biçimlenir. Bergson, zamanın kavramı ve tecrübesi arasına bir ayrım
koyar. Fizikçi, nesneleri ve olayları ardıl diziler olarak gözlerken,
zaman, bilinçte kendisini süre –basit biçimde matematikselleştirilmeye
direnen sonsuz bir akış süreci- olarak sunar. Bergson, gerçek zamanın
‘süre’olarak tecrübe edildiğini ve iç güdülerin ve zihnin ayrı
işlemleri aracılığıyla değil sezgi yoluyla kavrandığını savunur.
1903’te yayımladığı Metafiziğe Giriş’te Bergson, sezgiyi bir sürecin
dolaysız kavranışı ya da gerçeğin gerçek kaşifi olarak gösterir. Gerçek
dünyayı açığa çıkaran çözümleme değil, sezgidir. Sezgi, Bergson’da,
bazen parlak düşüncelere ulaşmanın bir yolu, bazen yöntem bakımından
matematikteki ‘zihin’in felsefede karşılığı olan şey olarak belirir.
‘Yaratıcı dürtü’ ya da ‘yaşayan enerji’ olarak yorumlanan élan vital
kavramı en ünlü kitabı L'evolution Créatrice’de (Yaratıcı Evrim, 1907)
geliştirilmiştir. Élan vital, var olduğu bilimsel olarak doğrulanamayan
ama tüm hayatı durmaksızın biçimlendiren yaşamsal dürtüyü üretir.
Bergson, Darwin’in evrimin ya büyük sıçramalarla ya da küçük
başkalaşımların birikmesi yoluyla ilerlediği yollu varsayımlarını
eleştirmiş ve élan vitalin evrimin gerçek çizgisini oluşturduğunu iddia
etmiştir.
1914’te Bergson’un başta L'evolution Créatrice olmak üzere bütün
kitapları Vatikan’ın ünlü kara listesi olan Index’e kaydedilmiş ve
Katolikler tarafından okunmaları yasaklanmıştır. Bergson bir sonraki ve
son büyük yapıtını L'evolution Créatrice’ten tam yirmi beş yıl sonra
yayımladı. 1932’de basılan Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı’nın son cümleri
ulusçu-ırkçı hareketlerin tehditlerine ve mekanize savaş aygıtlarının
ortaya çıkışına işaret ediyordu. İki yıl sonra çıkan La Pensée et Le
Mouvant: Essais et Conferences (Düşünce ve Hareket) felsefi
denemelerden ve başka konularda yazdıklarından oluşan bir derlemeydi.
Le Rire (Gülüş, 1900) adlı kitabında Bergson,”gülüşte komşumuzu
aşağılamaya ve sonuçta düzeltmeye yönelik itiraf edilmeyen bir niyet
olduğunu” belirtir. Bu kitap Bergson’un çok tanınmayan
çalışmalarındandır; ancak Arthur Koestler bu kitabı Freud’un Espriler
ve Bilindışıyla İlişkileri ile birlikte The Act of Creation (Yaratma
Eylemi) kitabının dayanağı olarak gösterir. Bergson, ‘komik’ olanı,
insanın maddeci ve mekanik olandan kutulduğunda hissettiği bir
rahatlığın sonucu olarak tanımlar. “Birbirinden tamamen bağımsız iki
olay dizisine dahil olan ve oldukça farklı iki anlamla yorumlanabilen
durum ‘komik’tir.” Bergson gülmeyi, “toplum tarafından toplumsal
olmayan bireye dayatılan düzeltici cezalandırma” olarak
değerlendiriyordu. “Gülüş, bir yankıyı gerektirir gibi görünüyor.
Gülüşümüz her zaman bir grubun gülüşüdür.”
Bergson gençliğinde Spencer’ın evrimci görüşleriyle de ilgilenmişti;
ancak daha sonradan Spencer’ın bakış açısını terk ederek sezgiyi en
yüksek insan yetisi olarak değerlendirmeye başladı. L'evolution
Créatrice’te Bergson evrimin temelinde Darwin’in iddia ettiği gibi
doğal ayıklanmanın değil, yaratıcı bir dürtünün bulunduğunu savundu.
İnsan zihni bu süreçte bir beka aracı olarak gelişmişti. Bu yolla,
insan kaçınılmaz bir biçimde geometrik ya da uzamsallaştırıcı
terimlerle düşünmeye başlamış ve nihai yaşam sürecine tutunmuştu.
Geometrik olanı ya da ‘uzamsal terimlerle ifade edilebileni aşan’ sezgi
ise gerçekliğin kalbine varan ve felsefi gerçeği yakalayabilmemizi
sağlayan asıl aracıydı.
Bergson’un düşüncesi ve zaman kavramsallaştırması Arnold Hauser, Claude
Simon, William James, Alfred North Whitehead, Santayana, Péguy, Valéry
ve John Dos Passos gibi birçok yazarı derinden etkiledi. Whitehead
Bergson’un süre ve evrim kavramsallaştırmalarını organik yaşam ve
biyoloji bağlamındaki kullanımlarından fiziğe taşımayı denedi.
Bergson’un kuziniyle evlendiği Marcel Proust’un da, büyük yapıtı Kayıp
Zamanın İzinde’yi yazarken bu yetenekli eniştenin düşüncelerinden çok
etkilendiği iddia edilir. Sartre, Bergson’un yapıtlarına büyük ilgi ve
saygı göstermiş, Martin Heidegger de filozofun ‘olmayış’ gibi
kavramlarını işlemiştir. Bununla birlikte Bergson’un varoluşçulukla
dolaysız bir ilişkisi kurulamaz; yaşadığı dönemde Bergson sıklıkla
‘görgücü' olarak değerlendirilmişti. Öte yandan Bergson’un savları,
yazarın düşüncelerini 1914’te eleştirmiş olan ve daha sonra Batı
Felsefesi Tarihi adlı kitabında bu eleştirisini yineleyen Bertrand
Russell gibi ampiristleri düş kırıklığına uğratmıştı. Birçok düşünür
Bergson’un sezgiyi zihinden tatminkar bir yöntemle ayırt edemediğine
işaret etmiştir. Albert Einstein, Bergson’un Durée et Simultanéité à
Propos de La Théorie D'einstein (Süre ve Eşzamanlılık: Einstein’ın
Kuramı Hakkında Düşünceler, 1921) adlı kitabında görelilik kuramıyla
ilgili ciddi hatalar saptamıştır. Bergson 1911’de Einstein’ın kuramına
karşı çıkmış; ancak görüşlerini değiştirdikten sonra çizgisel olmayan
zaman kavramını ortaya atmıştı. Bergson, kamunun gözünde Einstein’la
giriştiği eleştirel savaşı kaybetmiş olsa da, sonraları birçok fizikçi
çalışmalarını Bergson’a atfetmiştir.
Seda Sayan Seda Sayan Asıl adı Aysel Gülsaçar olan Seda Sayan, 1965 yılında İstanbul Eyüp'te doğdu. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğudur. Çok fakir bir ailenin çocuğu olduğu için hem okudu hem de tezgahtarlık, fabrika işçiliği yaptı....
Oğuz Tansel Oğuz Tansel 1915 yılında Bozkır'ın Meyre köyünde doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Fakülteyi bitirmeden başladığı öğretmenlik yaşamı 1969 yılında emekli oluncaya kadar sürdü. Türk edebiyatının özgün şairlerinden olduğu kadar, bir masal...
Muzaffer Buyrukçu Muzaffer Buyrukçu (1930 - 2006) Niğde’de 1930 yılında doğan Buyrukçu, 1951-1970 yılları arasında memurluk yaptı. Yazı hayatına şiir ve gazetelerde öykü yazarak başlayan Buyrukçu, 1953 yılından sonra da yazılarını dergilerde yayımlamaya başladı. Konularını...
Rüştü Reçber 10 Mayıs 1973 Korkuteli, Antalya doğumlu. Türk futbolunun yetiştirdiği en iyi kalecilerden biri olan Rüştü Reçber,
Mehmet Seyda 1919 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Pertevniyal Lisesi'ni bitirdi. Öğrenimini liseye kadar devam