Gazi Yaşargil ( Mahmut Gazi Yaşargil) 6 Temmuz 1925 Lice Diyarbakır.
Prof. Dr. Gazi Yaşargil yaşamında iz bırakmış anektodları; mesleki yaşamındaki dönüm noktalarını ve bilimdeki yeni gelişmelerin insanlığa vaat ettiği umutlar konusundaki düşüncelerini Bilim ve Teknik’e anlattı.
Basel Üniversitesi’nde 1949’da tıp tahsilimi tamamladım. Sonra, birer sene olmak üzere cerrahide, dahiliyede ve nöroloji, asabiye ve psikiyatride çalıştım. 1953’te Zürih’te çalışmaya başladım. 1959’da, en geç 1960’ta ülkeme geri dönecektim; böyle planlıyordum. Ama o senelerde Türkiye siyasi anlamda çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu. 1960’ta da ihtilal oldu. Hem çalışmalarımız durmasın diye hem de zaten hocalarım izin vermediği için Türkiye’ye dönemedim."
Gazi Yaşargil yaşamının bir kesitini böyle anlatıyor. Öncesiyse, 6 Temmuz 1925’te Lice’de yaşama gözlerini açmasıyla başlıyor. Babasının Lice kaymakamı olması nedeniyle Lice’de doğan Yaşargil, Ekim 1925’te, 3 aylıkken, 4 yaşındaki ablası ve annesiyle birlikte Ankara’ya geliyor. İlköğrenimini de Ankara’da İltekin lkokulu’nda, liseyi de Atatürk Lisesi’nde tamamlıyor. 1940 yılında Türkiye’den yurtdışına okumaya gittiğinde geride ailesini, tıp eğitimi alma kararında etkili kişileri ve 150 bin nüfuslu henüz emekleme dönemlerini yaşayan Ankara’daki, bilincinin uyandığı evini bırakıyor.
Gazi Yaşargil o yılları şöyle anlattı: "Ben 60 yıl evvel Ankara’yı bıraktığım vakit, Ankara’nın 150 bin nüfusu vardı. Otomobil sayısı olsa olsa 100. O da bakanlarda ve birkaç zenginde. O kadar. Telefon yok. Ben ilkokula gaz lambasıyla giderdim. Bir masanın ortasında dururdu gaz lambası. O masada gaz lambasının ışığında okumaya çalışırdık.1934’te radyo çıktı. Birden dünyaya açıldık. Sonra kitaplar, mucize diyebileceğim kitaplar yayımlandı. O kitaplar, Hasan Âli Yücel’in yarattığı bir imkândı. Arkadaşlarıyla birlikte 470 kitap çıkarmışlardı. Bütün dünya klasikleri vardı o kitaplarda. Ben bu kitapların belki 100’ünü 1520 kuruştan aldım ve okudum. Esaslı olarak da 20’sini ezberlemişimdir… O yıllarda nörolojiden daha ziyade cerrah olmayı düşünürdüm. Nedeni de Şükrü Amcanın çevirdiği bir kitaptı; yani Ankara’da nöroloji uzmanlığının kurulmasını sağlayan Prof. Dr. Şükrü Yusuf Sarıbaş’ın. O yalnız asabiyeci nörolog değil, bir bilgeydi. Tarihi severdi, biyolojiyi severdi, felsefeyi severdi. Ben ilkokuldaydım. Onlar da hem kapı komşumuz hem de babamı zın yakın arkadaşıydı. Babam memurdu ama biyolojiyi çok severdi. Şükrü Beyle evrim üzerine münakaşa ederlerdi. Astronomi olsun, felsefe olsun muhtelif mevzularda görüşürlerdi. Bir gün bir Avusturyalı Alman cerrahın kitabı çıkmış, Şükrü Bey Amca da o kitabı Türkçeye çevirecek. Ama çok düşünceli. Birkaç kelime var, onları Türkçeye nasıl çevireceğim diye tereddütler yaşıyor.
Babamız da o sıralar Türk Dil Kurumu’nda aza. Hatta Sayıştay, Danıştay isimlerini babamız vermiş. Yani dil üze rinde çok hassasiyetle duran biri. Şükrü Bey Amca’ya yardımcı oldu. Bu görüşmeler benim çok hoşuma gidiyordu… Şükrü Bey Amca, Bier’in felsefi makalesini Türkçeye çevirdi. Bier 1895’te lomber anesteziyi geliştiren ünlü bir cerrah. 16 yaşımda ben bu makaleyi okudum ve onun gibi bir cerrah olmak istedim. Hatta gidip bu hocanın öğrencisi olacağım dedim." Küçük Bir Başkent Mahallesi Gazi Yaşargil’in yaşadığı muhit, onun yaşamını biçimlendirmesinde çok etkili olmuş. Bu öyle bir etki ki, Yaşargil’in tanımlamasıyla bir okul. Ona göre aten yaşamında 4 okul var. Bunlardan ilki aile okulu, sonra doğanın verdiği okul, diğeri toplumun verdiği okul ve devletin verdiği okul. O toplumun verdiği okulu çok önemseyen bir insan ve bunu da şöyle anlattı: "Bizim çok canlı bir okulumuz vardı: Cebeci. Bilhassa da bizim İçcebeci. Etrafımızda oturanlar dünyanın en büyük kompozisyonlarını yazanlar, ressamlar, politikacılar… Biz bu insanların çocuklarıyla top oynardık.
Gazi Yaşargil 1943 yılında Viyana’ya gider. Ama Viyana’daki bir yılbaşı toplantısında Ahmet Koç adlı bir arkadaşıyla karşılaşır. Ahmet Koç da onun gibi Atatürk Lisesi’nde okumuş ve Viyana’ya gelmiştir. Yaşargil’e, "sen burada iyi Almanca öğrenemezsin, gel seni ben Naumburg’a götüreyim" der. Hatta Naumburg’da tanıdığı bir aile olduğunu, bu nedenle kalacak yer sıkıntısı da çekmeyeceğini, üstelik bu ailenin öğretmen olduğunu, ona Almanca öğretebileceklerini sözlerine ilave eder. Yaşargil önce tereddüt eder. Naumburg Orta Almanya’dadır. Viyana’dan Naumburg’a gitmek için, Prag üzerinden Dresden, sonra Leipzig’e gitmek oradan da Jena, Weimar. Ama gelen öneri aklına çok yatmıştır. Kendi deyişiyle "bunu becerir ve Naumburg’a gider." Tıp eğitimine başlamadan önce burada bir hastanede hemşire yardımcısı olarak çalışır. Bu kentte çok önemli deneyimler edinir. En temel tıbbi, cerrahi ve hasta bakımı deneyimlerini burada kazanır. Sonra Jena’ya gider: "Jena çok humanist bir üniversite. 16. asırda açılmış. Burada altı ay boyunca haftanın her günü anatomi enstitüsünde çalıştım. Bu sayede, bu konuda derin bir bilgi birikimim oldu." Olmayan Olanakları Yaratmak Nisan 1945’te İsviçre’ye geçer Gazi Yaşargil. İkinci Dünya Savaşı’nın hengamesi her gruptan insanı sarsmaktadır.
Bu kargaşada orada öğrenimine devam edemeyeceği ona bildirilir. Hükümet’ten bir yazı gelir. Eğer Hamburg’tan Türkiye’ye dönmek isterse, Kuzey Almanya’da bir şehre gidecek ve oradan vapurla ülkesine dönebilecektir; ya da öğrenimine devam etmek istiyorsa ve olanağı da varsa, İsviçre’ye gidebileceği söylenmektedir bu yazıda. O, öğrenimine devam etmek istemektedir; fakat olanağı yoktur. Ama aklına da koymuştur: "İsviçre’ye gideceğim ve başaracağım" demektedir kendi kendine.1945’te İsviçre’ye gelir ve Basel’de öğrenimine başlar. 1945 yazında da ilk kez ikrocerrahiyle karşılaşır. Bu karşılaşmayı Gazi Yaşargil şöyle anlattı: "1945 yazında bana laboratuvar görevi verildi. Enstitüde mikroskop altında bir kurbağanın hipofiz bezini nakledecek ve aralobu çıkartacaktım. Bu projenin amacı, kurbağada renk hormonu üretiminin araştırılmasıydı. Bu benim mikrocerrahiyle olan ilk karşılaşmamdı. Yıllar sonra ABD’de mikrocerrahi alanına gireceğimi nereden bilebilirdim ki?"
ABD’de Mikrocerrahi Yaşamın akışında karşı karşıya kaldığı olaylar, Gazi Yaşargil’i mikrovasküercerrahiye yönlendirir. O, mikrovaskülercerrahi (mikrodamar cerrahisi) alaında yetersizliğini de gidermek için Ekim 1965’te Burlington’da çalışmaya başlar. Aralık 1966’da köpek beyin arterlerini incelemeye ve 11,5 mm çapınaki, 11,3 mm çapındaki damarların rekonstrüksiyonunu (hasarlı yapının yeniden oluşturulması) yapar. Bu olay Gazi Yaşargil için, laboratuvarda rekonstrüktif beyin arteri deneylerinin başlangıcı ve mikronöroşirüjinin doğuşudur. Gazi Yaşargil bu deneyimini şöyle anlattı:
"Amerika’da mikroskop altında beyin damarlarını ortaya çıkartacağım. Yani dissekte edeceğim. Bunun Türkçesi ayırıp, serbestleştirmek anlamına geliyor. Fakat çok zorlandım. Beyinde çalıştığınız bölgeye kıskaçlar koyuyorsunuz, sonra kesiyorsunuz damarları ve sonra dikmeye çalışıyorsunuz. Ama olmuyor. Aynı büyüklükteki damarları kol ya da bacakta olduğunda tutturabiliyordum; ama beyinde olmuyor. Çünkü elinizdeki dokunun yapısı başka. Beyindeki dokunun yapısı başka. Beyinde, 10 mm’lik yerde çalışırken, diğer taraftan 1015 tane ufacık damarlar çıkıyor. Bu damarlar 1020 mikron. Kıl gibi, dokununca kanıyıveriyor ve etraf kıpkırmızı. Kanamayı durdurabilmek için elektrokoagülasyon (elektrikle pıhtılaştırma) yapıyorduk. Fakat çok kaba elektrokoagülasyondu bu. Tesadüfen,sadece ucuz diye başka bir koagülasyon (pıhtılaşma) aleti satın aldık. Bu aletin adı bipolar koagülatör idi. Yani verdiğiniz elektriğin hastanın bütün vücudundan geçmemesi için cereyan toprağa bağlanır. Etrafına nötral bağlar sarılır.Bu aleti geliştiren beyin cerrahı değişik bir şey yapmış. Penseti ikiye ayırmış,izole etmiş. Bu durumda cereyan bir yerden giriyor sonra ucundan geri dönüyor. Toprağa bağlamanıza gerek yok. Yan tesir yok. Siz nereyi yakmak isterseniz o yalnızca o kısımı kavuruyor. Etrafına zararı yok. Bu muazzam bir olaydı. Bu aleti görürgörmez hocama mektup yazdım. Yalnız damar cerrahisi değil beyin cerrahisi de buraya geçecek dedim. Çok esaslı bir çalışmaydı bu. Böylelikle, laboratuvarda beyin üzerinde nasıl çalışılabilir; bunu ilk defa başardık. Bipolar koagülasyon aletini beyin cerrahisine getirdim. Hem de beyindeki su yollarını keşfettik. Beyin homojen bir uzuv değil. Dilim dilim ve dilimler arası su dolu. Bu su yollarını kullanarak araz yerlerine girmeyi başardık. Aslında beyindeki su yollarıyla ilgili 1875’te muazzam bir kitap yazılmış. İsveç’te anotomistler yazmışlar. Bizim yaptığımız da onu yeniden canlandırmak oldu. Hiçbir buluş yeni olmuyor. Bu bir adım çıktı, bunu başardık."
Acının Üstesinden Nasıl Gelinir? Gazi Yaşargil’in meslekte ilk iki yılı, beyin ameliyatlarında yalnızca spatula denen bir aleti tutmakla geçer. Bu görev öyle zordur ki, acıyı yenmeyi; acıya dayanmayı öğrenirsiniz. Gazi Yaşargil, bunu öğrenir öğrenmesine; ama üste sinden gelmeyi spatulanın yerine kullanılacak bir ekartörü geliştirmekle yapar.Adına da Leyla Ekartörü der: "Beyne girmek çok zordur. Çünkü kafatasını açtığınızda kemiği bir külçe gibi karşınıza çıkar. Fakat sizin girmek istediğiniz yer bu külçenin altındadır. Hocalarımız 1920 senesinde bu külçeden çok korkmuşlar. İlk önde gidenler, ilk defa alın kısmını yavaşça kaldırıp, şakağı kaldırıp, lobar traksiyonlar yapmışlar, yani beyin loblarını çekmişler. Bizler bunu yaparken, genç asistanlara bir spatula verilir. Asistan bunu elinde tutar ve belli bir dengede çeker ki hoca rahatça çalışabilsin. Ben de bunu hocamdan öğrendim. En azından iki yıl o spatulayı sadece tuttum. Hayatım onu tutmakla geçti. Ama 10 dakika sonra bu elinizde ki mafsal bir acımaya başlar ki sormayın. O acıyı yenmek zorundasınız; çünkü yenemezseniz duramazsınız. Duramazsanız ameliyatı engellersiniz. O acıyı yenip, işinizi yapmak zorundasınız. Bu bir maharettir. Acıya dayanmak. Ben bir yandan bu görevimi yaparken düşünüyordum da: Neden bunu otomatik bir şekilde tutamıyoruz diye?
Sonra gazi Yaşargil bu aleti bulur. Bu, çok dikkatli kullanılmak isteyen bir alet. Fakat istemeyerek de olsa kötüye kullanılabiliyor. Bir değil iki, hatta üç adet kullanılıyor. Tabii bu da beyinde açılan yarığa fazla baskı yapıyor. Ancak beyin dokusu çok hassas, öyle ki mimoza çiçeği gibi. Dokunursanız büzülüyor. Beynimizin mimarisinde, beyin kabuğu dediğimiz yerde 5 mm’lik çapta altı kat hücre var.Bunların hepsi de 3040 mikron kalınlığında. Bu hücreler arasında da damarlar var. O damarlar da 10 mikron arasında. İşte oraya basınç yapmanız demek damarların tıkanması demektir. Ne kan gelebilir, ne de gidebilir. O zaman da sıkıntılar başlar. Ben şimdi o yarığı açık tutmak için her iki tarafına özel bir pamuk kullanıyorum."
Mezuniyet sınavlarından önce Gazi Yaşargil Dr. Klingler’in beyin laboratuarında çalışmak için izin alır. Bu laboratuvarda geçirilen üç ayda Gazi Yaşargil beyin anatomisini daha yakından tanıma olanağı bulur. Walter Dandy’nin Beyin Cerrahisi adlı kitabından da çok etkilenir. Defalarca okuduğu bu kitaptaki nöroşirüji kavramıonu çok etkilemiştir.
Basel’den 1949’da mezun olan Gazi Yaşargil, 4 Ocak 1953’te, 40 yıl boyunca, çok yoğun bir tempoda çalışacağı üniversite hastanesinde ki görevine başlar. Cerrahide de mikroskop kullanımı 1970fliyıllarda Prof. Dr. Gazi Yaşargil tarafından başlatılmış, gerek çalışılan bölgeyi büyütmesi, gerekse aydınlatmanın çok iyi olması nedeniyle aşın rahatlık kazandırmıştır.
Kaynak: www.biltek.tubitak.gov.tr www.almanhastanesi.com.tr “Yaşargil ismi kanımca salt bilime katkıları ile algılanmamalıdır. O olağanüstü yaratıcı aklı ve enerjisi yanında bir sanatkar; insanı, dünyayı ve evreni kavrayıp açıklama uğraşı veren bir düşün adamıdır. O, gerçek bir bilgedir.” Prof. Dr. Yücel Kanpolat
Seda Sayan Seda Sayan Asıl adı Aysel Gülsaçar olan Seda Sayan, 1965 yılında İstanbul Eyüp'te doğdu. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğudur. Çok fakir bir ailenin çocuğu olduğu için hem okudu hem de tezgahtarlık, fabrika işçiliği yaptı....
Oğuz Tansel Oğuz Tansel 1915 yılında Bozkır'ın Meyre köyünde doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Fakülteyi bitirmeden başladığı öğretmenlik yaşamı 1969 yılında emekli oluncaya kadar sürdü. Türk edebiyatının özgün şairlerinden olduğu kadar, bir masal...
Muzaffer Buyrukçu Muzaffer Buyrukçu (1930 - 2006) Niğde’de 1930 yılında doğan Buyrukçu, 1951-1970 yılları arasında memurluk yaptı. Yazı hayatına şiir ve gazetelerde öykü yazarak başlayan Buyrukçu, 1953 yılından sonra da yazılarını dergilerde yayımlamaya başladı. Konularını...
Rüştü Reçber 10 Mayıs 1973 Korkuteli, Antalya doğumlu. Türk futbolunun yetiştirdiği en iyi kalecilerden biri olan Rüştü Reçber,
Mehmet Seyda 1919 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Pertevniyal Lisesi'ni bitirdi. Öğrenimini liseye kadar devam